Genç Bir Erkeğin Gizli Defteri

murder-451752

 

Yeni eve taşınırken mutfak dolabının içindeki bir gözde bazı notlar buldum. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum çünkü onları okurken dehşete düştüm. Bu notlarda öyle akıl almaz şeyler yazıyordu ki.. Bir hikaye mi yoksa kurgu mu anlamakta zorlandım başta. Daha sonra bunların tarih tarih yazılan bir günlük olduğunu fark ettim. Günlük olduğunu anlamakta zorlandım çünkü tarihler elf alfabesiyle köşeye küçük notlar olarak düşülmüş ve üslup olarak sıradan bir günlüğe benzemiyordu. Başta sıradan başlayan bu günlük sonralara doğru beni dehşete düşürdü. Okurken ellerim titredi, ağzım kurudu ve nefesim kesildi. Üniversiteyi terk etmiş ve son dönemde işsiz kalmış genç bir adam olan K. S.’nin yazdıklarından bahsediyorum. Çocukken birkaç tiyatro oyununda ve reklam filmlerinde oynamış. Farklı bir görüntüsü olduğundan bahsediyor ara ara. Hatta günlükte yazdığı reklam filmini herkes hatırlar diyebilirim. Ama adını veremem. Bunun için resmi makamlardan izin almadım. Üniversite deneyimleri olmuş ancak açıköğretim hariç hiçbirini bitirememiş. “Zeki ama çalışmıyor” diyebiliriz kendisi için. İnternet işleriyle geçimini sağlıyor, yalnız yaşıyor ve bekar. Bir bodrum katında kalan sıradan biri işte. Anladığım kadarıyla düzenli bir günlük tutmak ve bir süre sıradan şeyler yapmak istemiş ama onu da tam olarak becerememiş. Kesik kesik ve bazı sayfalar yok günlükte. O kopuk sayfalarda neler yazıyordu çok merak ediyorum. En kilit yerler yok. Bazen haftalarca yazmamış. Belki de yaşadıkları sadece kaderdir. Kim bilir. Bazıları o günün akşamında bazıları ise birkaç gün sonrasında yazılmış. Özellikle başlarda olan kısımları çok aramama rağmen bulamadım. Bulduklarımı olduğu kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Bundan sonrası K.S.’nin günlüklerinden birebir aktarılmıştır.

————————————————————————–

10 Haziran

Bugün arkadaşlarla Cem Yılmaz’ın filmine gittik. Keyifliydi. Pek fazla gülmedik ama zaman geçirmek için ideal diyebilirim. ‘Keyifli’ lafında zaten hep negatif bir anlam olur değil mi?

24 Haziran

Bugün pek işim yoktu. Tüm gün internette takıldım ve kendime özel soslu güzel bir makarna yaptım. Yalnız yaşamanın en güzel yanı yemek konusunda kendini geliştirmen belki de. Üstelik geliştirmesen bile kimse bunu fark etmez. Yine kendi kendime konuşuyorum 🙂

3 Temmuz

Denizler mesaj atmış. Okuldan. Hiçbir şeyi beğenmeyen ukala adam tavırlarım sayesinde daha ikinci haftada ortamlarının en çok aranan kişisi olmuştum üniversitede. Ara ara dikkat çekmek için etrafımdakileri aşağılardım. Kimseye eyvallahım yok, kral benim tavırlarım onları etkilemişti. Onlarla sigara içerken çekilmiş siyah beyaz bir pozum bile vardı facebookta. Okulu bıraktıktan sonra bile ara ara yazıp hal hatır sorarlar. Sağ olsunlar.

5 Temmuz

Kurban bayramı tatili yine uzun. Aileme para gönderip benim yerime de danaya girmelerini istedim. Etleri daha sonra gidip alacağım. Allah kabul etsin.

13 Ağustos

Çok güzel Meksikalı bir grup keşfettim. Birkaç gündür onu dinliyorum. İş başvurusu maillerime dönen olmadı. Yarın doktora gideceğim. Sanırım yeni ilaçlar yazmasını isterim. Uyku sorunum devam ediyor.

12 Eylül

Darbenin yıl dönümü. “Kahrolsun darbeler yaşasın sivil siyaset” diyerek facebookta birkaç paylaşım yaptım. Çok az like geldi.

25 Eylül

Vücut geliştirmek için birkaç video izledim bu gece. Göbeğim çıksın istemem. Adonislerimi çıkarmak istiyorum. Sanırım spor salonuna gitsem iyi olacak.

4 Ekim

Ufak bir iş buldum. Ayakkabıların içine konan hani şu marka yazan tabanlıkları basan bir yer. Günde 200’e yakın baskı yapabiliyorum. Gelecekte bunu arttırmak hedefim. İnsanlar bu ayakkabıları giyerken bu emeğimizi görebilecek mi acaba? Yoksa ‘yanları sıkıyor ya’ diyerek bize küfür mü edecekler. Ne dersin sevgili günlük? (Çok konuşma derim haha)

27 Ekim

Beklenen gün geldi çattı. Tecil bitip 6 ay kaçak hayatı yaşadıktan sonra geçen ay rutin GBT kontrolünde yakalanıp bir kaç polis eşliğinde şubeye teslim olmuştum. Prosedürü tamamlayıp beklemem söylendi. E-devlete girip baktım. Acemilik Isparta/merkez çıkmış. Gitmesem anlarlar mı acaba? 2000 kişilik bölükte 1 kişi eksik olsa ne olur ki.. Neler saçmalıyorum.

7 Mayıs

6 ay nasıl geçti hiç bilmiyorum. Askerliğim hakkında bir şeyler yazmak istemiyorum. Belki başka zaman. Sadece birkaç ay kış uykusuna yatan ayılar gibi uyumak istiyorum. Sadece uyku…

13 Mayıs

Yine koşarak servise yetişmeye çalışan üst komşunun piçi yüzünden erken uyandım. Yeni nesil çok terbiyesiz. En iyisi kitap okumak bu gün. Tekrar uyuyamam muhtemelen.

27 Mayıs

Saçlarım uzamaya başladı. Askeriye dair her şeyden o kadar bir an önce kurtulmak istiyorum ki hatta yeşil tonda bir şey bile görmek istemiyor gözlerim. Burnumda hala koğuş kokusu var. Siz hiç haftada 1 kez yıkanan 100 erkeğin nasıl koktuğunu biliyor musunuz? Bilmeyin. Uzman Oğuz. Seni yazdım piç. Sivilde umarım yakalamam seni..

16 Haziran

Aynada kendimi izliyorum birkaç gündür. Vay be diyorum neler yapıyorlar. Çok başarılı. Ancak her şeyi yaratabilecek güçte bir şey bunu yapabilir. Öyle sıradan değil. Maymundan gelmemiz pek mantıklı değil. Yani en azından bir kısmımız için.

26 Haziran

Bir web tasarım işi geldi. Daha önceki işler gibi paramı taksit taksit ödemelerinden korktum ve bu sefer peşin aldım. 400 lira bir süre beni idare eder. Hazır templateler kullandığımdan 2-3 güne bitecek. Yani umarım.

7 Temmuz

Kutup ayıları için bir imza kampanyasına katıldığımdan kendimi mutlu ve huzurlu hissediyordum bugün. Pandalar için aynısı olmamıştı. Büyük bir planım yok. Markete gidip birkaç şey alacağım. Sigaram da bitmek üzere. Belki birkaç bira da alırım. Orada karar vereceğim. Gerçi en son kitaplık almaya gittiğim Ikea’dan yemek takımı almıştım. Alışveriş yaparken kendimi kaybedebiliyorum. O yüzden daima bir liste yapıp o listeye bağlı kalıyorum. Mağazaya gidince hemen etraftan birine “x nerede” diye sorup başka şeyleri gözümün görmemesini sağlıyorum. Ama artık eskisi kadar değilim. Cebine fazla para koymayınca fazla bir şey alamıyorsun. Bu arada gözlük numaramı değiştirince fark ettim. Ne güzelmiş geçen sene aldığım komidin. Siyah üzeri ahşap çizgili.

15 Temmuz

Askerlik öncesi biraz oyalanmak için girdiğim ayakkabı işinden birkaç arkadaş aradı ama yanlarına gidemedim. Bir bahane bulup onları ektim. Başım çatlayacak gibi. Kimseyle konuşasım pek yok. Haberleri izleyip torrentden film indirerek geçirdim tüm günü. Haberlerde ünlü manken yeni arabası ile objektiflere poz veriyordu son baktığımda. Sıradan yani her şey. Fahişeler dünyası.

27 Temmuz

Sabah akciğer kanseri amcamı ziyaret için arabama binerken gördüm. Boydan boya çizmişler arabayı. Böyle sıradan bir arabayı kim neden çizer ki? Nasıl bir insanlık bu? Bahattin ustayı arayıp boyatmak için gün aldım. Değeri 2-3 bin lira düştü diye tahmin ediyorum. Dümdüz nizami çizmiş namussuz. Takdirle karışık küfür ediyorum resmen. İyi değilim.

3 Ağustos

Uzun zamandır değişen bir şey yok. Hâlâ aç karnına kusuyorum sabahları. Başım da çatlamak üzere. Eskisi kadar web tasarım işi de çıkmıyor. Aslında 6 aydır hiç çıkmadı. Kimseyle de görüşmek istemiyorum bir süredir. Neden bilmiyorum hoşuma gitmeyen şeyler var. Adını koyamıyorum. Midem bulanıyor.

5 Ağustos

Birkaç kedi resmi beğendim facebooktan. Yine bir gözüm iş ilanlarında. Aradıklarım da ya cevap vermiyor ya da “biz size döneriz” diyerek kapatıyorlar. Nah dönersiniz orospu çocukları.

14 Ağustos

Uydu alıcım bozulduğu için kartı ile beraber bir tv/uydu tamircisine gittim. Esnafın işi görülsün. 3 kuruş kazanıyorlar zaten. Ulus halinin altında bu işlerin yapıldığı birkaç sokak var. Park sorun olacağından dolmuşla gittim. Kıyıda köşede kalmış bir uydu satıcısı gördüm sokağın altına doğru. “Adam çok kuytu yerde kalmış yazık esnaf para kazansın” diyerek oraya girdim. Nur yüzlü bir amca içeride elinde kumanda ile oturuyordu. Ekran ona dönük olduğundan göremedim, pür dikkat bir şey izliyordu. Biraz terlemişti. “Uydu alıcım bozuk yapabilir misiniz?” dediğimde “yok sadece karta porno kanal yüklüyoruz” diyerek beklemediğim bir cevap verdi. Karşılıklı bir süre sessizlik oldu. Gerçi benimle hiç göz teması kurmadı. Ekrana bakıyordu dikkatlice. Sahiden tamir bilmediğini ve çok ayrı dünyalarda olduğumuzu fark eder etmez teşekkür edip hızlıca oradan çıktım. Yarın kablolu yayın bağlatacağım. Belgeselleri çekse yeter.

29 Ağustos

Saçımı kendim kestim bugün. Psikolojik gerilim filmlerinde küçük kızın ağlayarak yaptığı en vurucu sahne gibi hani. Banyodaki dolapların kapağını yan yana açınca ensemi bile görebilecek açıyı yakaladım. Güzel kesemedim ama. Tüm gün boyunca bu sefer bitti diyerek ne zaman elimi saçımda gezdirsem elime saç parçaları geldi. Onları düzeltmeyle uğraştım. Uğraştıkça bozuldu. Traş makinesine önce uzun başlık takıp yapmalıydım. Kısadan uzuna doğru hem iş büyüdü hem de hataları düzeltmek zorlaştı. Ders olsun.

3 Eylül

Her sabah olduğu gibi bu sabahta 7’de boyacı geçti karşı kaldırımdan. Nereye gidiyor bu adam? Ne kazanacak ki. Neden tutup bizi öldürmüyor. Gerçekten hayret ediyorum. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanlar artık ayakkabılarını mı boyatıyor? Ben hiç boyatmadım. Kim boyatıyor bunları? Hadi boyattı diyelim kaç para ki? 3 lira mı 5 lira mı? Günde kaç kişi ayakkabısını boyatır? Aylık bir hesap yapıyorum ve işin içinden çıkamıyorum. Kesin başka iş var. Bir gün takip edip bunu öğrenmeliyim.

14 Eylül

Bir süredir dayak yemiş gibi kalkıyorum. Üstümde müthiş bir ağırlıkla. Yola yine çöp atan bir araba gördüm camdan bakınca. Ne zaman arabasından dışarı çöp atan biri görsem kafasını arabanın camına vura vura camı kırıp sonra da o cam kırıklarıyla boğazını keserken görüyorum kendimi. Birinin başka birini öldürmesini anlayabiliyorum artık. Kimse masum değil.

16 Eylül

Liseden tanıdığım kaşar Nesrin evlenmiş. Düğün pastasını paylaşmış. Diğer bekârlara “nasıl da koydum” dercesine. Evleneceğini hissetmiştim. Bunu sezdim. Bayadır Mevlana ve dua paylaşımları yapıyordu. Muhafazakâr bir salağı kafalamış olmalı. “Ne olursan ol yine gel” öyle ya. Profil fotosundaki gülüşte mutlu değilim ama mutlu görünmek zorundayım diyor sanki. Gülüşünde ölü fare kokusu var.

17 Eylül

Bugün daha önce karar verdiğim işi yaptım ve ayakkabı boyacısını takip ettim. Birkaç sokak gezip caddenin köşesinde durdu. Saatlerce ışıkların altında boyacı tezgahıyla oturdu adam. Bir paket sigarayı onu izlerken bitirdim sanıyorum. Sonra onu izlemekten sıkılıp eve döndüm. Hâlâ düşünüyorum neden yoldan geçen birkaç kişinin gırtlağını kesmiyor? Bunu ne engelliyor? Ama sanırım Allah bundan hoşlanmazdı. En azından ben kendi adıma şunu diyebilirim; Allah’tan korkmasam defalarca cinayet işlemiştim. İyi ki var.

25 Eylül

Yine apartmandaki bir sürü arabası olan geri zekalılar yüzünden otoparka giremedim ve yan binanın önüne çekmek zorunda kaldım. Karı koca arabaları yetmezmiş gibi bir de çocuklarına araba almışlar. Her dairede ikişer araba vardır sanırım. Çoğu devlet dairelerinde sabahtan akşama kadar bir şey yapmayan tipler. Yönetici de asker emeklisi. Ondan hiç hoşlanmıyorum. Alt sokakta yoldaki bir rögar kapağı çıkmış diye Pazar sabahı kapıma dayanıp “genç adamsın K. gel şunu yapalım” dediğinden beri onu sevmiyorum. Rögar kapağını kapamamız 2 saat sürdü. Şurasını böyle yap, burası şöyle olsun diye diye saatlerimi harcadı pezevenk. Geçenlerde giriş kattaki komşuya bunu övüne övüne anlatırken gördüm onu. “Çocuklar düşecekti azizim” diyordu. Sanki kendi yapmış gibi it. Her şeyi bana yaptırdı ihtiyar bunak. Neyse ne diyordum. Evet yine arabam ait olması gereken yerde değil ve sileceklerimi kaldıracaklar muhtemelen. Bu arada Fransızca kökenli olmalı. Rögar yani.

2 Ekim

Bir cinayet haberiyle daha sarsılıyor gündem. Ünlü bir internet fenomeni daha vahşice öldürülmüş sanırım. Önce öldürülüp tecavüz mü edilmiş, tecavüz edildikten sonra mı öldürülmüş öyle bir şey. Fazla bakmadım. Çiftleşmeyi başaran panda haberleri bile daha çok ilgimi çekiyor. Veya zayıflamaya yarayan meyveler. Hepsi değerli. Ama birinin ölümü kadar sıradan ne olabilir ki? Öldü ulan işte. Herkes ölecek. Yeri ve zamanı bilmiyoruz sadece. Hem kaçı yaşamayı hak ediyor ki. “En acımasız cinayetler aile içinde işlenir” derler. Sahiden böyledir. Kin gütmediğin, tanımadığın, etkileşimde olmadığın birine canice hisler beslemezsin. Bu tarihin en kötü kişisi bile olsa böyledir. Bunu sana bir otoritenin dayatması gerekir ki genelde her otoritenin yaşaması için bir düşmana ihtiyacı olur. Neler diyorum. İlaçlarımı almalıyım ve çok uykum var. Bu arada sileceklerimi kaldıran olmadı birkaç gündür. Hayret.

3 Ekim

Kapıcının karısı geldi sabah. “Hasan’ı gördünüz mü” dedi? “Bilmiyorum” dedim. Sonra bu cevap garip geldi. “Yo hayır görmedim” diyerek düzelttim. Hasan olduğunu bile bilmiyordum ki adının. Sıradan bir kapıcıydı benim için. Sıradan salak bir adamdı. Üzülmüş gibi numaradan “ne oldu” diye sordum. “Birkaç gündür ortada yok eve gelmedi” dedi bozuk şivesiyle. “Arada bir biz erkekler böyle kaçamaklar yaparız” diyerek ortamı yumuşattım. Adam kaçıp gitmiş galiba. Salak bir adam nereye gidebilir ki…

4 Ekim

Eski dostum Ahmet’ten mektup gelmiş. Sevdiği kıza laf atıldığı için birkaç sarhoşla kavga etmiş ve hapse düşmüştü. Kız o hapse girince ondan ayrıldı. 4. ayını bu hafta bitirdi. 2 yılı kaldı. Bıçak kullandığından kasten yaralamaya sokulmuş suçu. Arabayla ezseydin bu kadar ceza yemezdin geyiği yaptık eski mektuplaşmalarımızda. Bu mektupta ise eski sevgilisi facebookta ne yapıyor diye sormuş. Fake bir hesap açıp kıza istek göndermeden önce arkadaşlarını ekledim. Sahte profilim güzel bayan fotolu olduğundan erkekler daveti kabul etmekte pek zorlanmadı. Böylece kıza istek gönderdiğimde profili tanımasa bile “ne çok ortak arkadaşımız var çıkaramadım herhalde” diye düşünecekti ki çok sürmedi. 5 kişi kabul edince kıza da gönderdim. Kızın keyfi yerinde diyebilirim. Çoktan yeni limanlara yelken açmış. Check-inler, paylaşımlar gırla gidiyor. Ahmet’in üzülmesini istemem. “Pek bir şey yazmıyor arada uğruyor” diyip geçiştiriyorum. İnsan sevdiğini incitir.

15 Ekim

Sabah sosyete pazarına gitmeyi planladım. Eğer biri ararsa kalabalık ses sosyal bir ortamda olduğum izlenimi verecekti. Kimseyle görüşmeyince eve gelmek istiyorlar ve her seferinde reddediyorum. Şüphe çekmeye başladım. Belki bunu önler. Bu arada kendi halindeki emekçi esnafları severim. Paragöz olanlar hariç elbette. Duvarlarında türlü Arapça yazılar olan esnaflar paradan daha büyük bir Allah bilmezler genelde. Duvarda yazı ne kadar azsa o kadar iyi. Ufak ve uzak bir köşeye yerleştirilmiş karınca duası varsa oradan güvenle alışveriş yapabiliyorsun. Tabi iş yeri sahipleri genelde o duanın karıncaları kovduğunu sanıyor. Garip değil mi?

21 Ekim

Beklediğim işe kabul edilmemişim. Zaten muallaktaydı. Olmayacak gibiydi. En iyi mutluluklar daima anlık gelir öyle ya…

 

27 Ekim

Bu gün yakınlardaki bir avmye gittim. Avmleri daima severim. Sistemli ve düzenli gelirler bana. Herkes nerede ne yapması gerektiğini bilir. Hep aldığım yerden yemek alıp hep oturduğum yere oturdum. Oğlunu yediren bir baba gördüm ve ondan tiksindim. Çünkü kıskandım onu. O piçin türünün devamını sağlayan bu başarısını ve oğluyla bu kadar ilgili olmasını kaldıramadı bünyem. Gözlerimi kapadığımda yakasından tutup avm boşluğuna atıyordum onu. Ve hep yaptığım gibi gözlerimi kapatıp derin derin nefesler aldım. Geçti. Başka yere verdim dikkatimi. Tabağında yemek bırakan birini aradı gözüm. Ona küfredip rahatlamak istiyordum. Çocuğunu azarlayan biri de olur. Aslında o an orada düzeni bozan kim varsa ölebilir. Hiç umursamam. Işıklı tabelalar, yürüyen merdiven yazıları ve pisuvarlara okumamız için konan reklam yazıları. Hepsi bir şeyler ifade ediyor. Ben yürümüyorum. Onlar beni götürüyor sanki. Sahi pisuvarı ilk hangi orospu çocuğu icat etti acaba? Yan yana duran bir sürü erkeğin aynı duvara monte edilmiş kaplara işemesi kadar saçma bir icat olabilir mi? Bu arada kendimce oynadığım bir oyundan bahsedeyim. Mesela bir icat mı gördüm. Bunu kimin icat ettiğini sorarım kendi kendime ve cevabı “Anderson ‘icat’ ” olarak cevaplarım. Örnek vereyim; Pisuvarı kim icat etti? “Anderson Pisuvar”. Bir süre sonra sıkıyor tabi. Neyse. Takım elbiseli erkekler, yüksek topuklu kadınlar.. Hepinizden tiksiniyorum.

28 Ekim

Bugün bankada kısa bir işim vardı. Sıra beklerken içeriye üzerinde kocaman TSK yazan askeri montlu bir gazi girdi. Gazi olduğunu bu mont sayesinde anlamıştım. Tek ayağı yerine metal bir çubuk vardı. Önce kendi ayaklarıma bakıp şükrettim. Sonra etrafımdaki insanları izlemeye başladım. Siz hiç insanların gazilere nasıl baktığını gördünüz mü? Ben orada gördüm. Acıyarak ve iğrenerek baktılar. Saygı ve hürmeti görmedim ben gözlerinde. Kimse sırasını vermedi mesela. Utanarak kafasını başka yere çeviren ve sanki tek ayağı metal olan biri gayet normalmiş gibi bunu görmezden gelenlerle beraber o sırada bekledim. Ne utanç. Tek bir saygı ve hürmet duygusu görmeyi ummadım aslında. Bunun gelmeyeceğini biliyordum. “Neden ölmedin ki sanki”, “Bizim vergilerimizi çekecek” bakışları vardı orada. Ben bile tiksinirken o ne hissetmiştir kim bilir. Alışmıştır belki de. Çocukken koşup oynadığın bacağın bir sabah yerinde olmasa insan ne hisseder? Televizyonda “bizim için öldüler” diyen bir sürü paralı fahişe varken üstelik. “Sizin için bacağımı verdim orospu çocukları” dese ne derlerdi acaba? Ne derdik? Hızlıca işlemlerini yapıp giderlerdi bence. Herkes günahını biliyor. Bu yüzden bu sessizlik. Sessiz ve derinden işliyor tüm sistem. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde ilaçlardan daha çok silah yapıldığına eminim. Ne muhteşem bir tasarım! Belki de vahşi yaratıklarız ve bunun farkında değiliz. Yırtıcı hayvanların gözleri öne doğru evrimleşmiştir denir. Bu sayede mesafe ölçümü yaparlar. Avların gözleri ise iki yandadır. Biz tamamen ileri bakıyoruz.

1 Kasım

Bir çocuk vardı. Boş gezenin boş kalfası. ÖSS’ye hazırlanırken tanışmıştık. Ders aralarında apartman merdivenlerinde sigara içtiğimizi hatırlıyorum. Nasıl olduysa telefon numaram varmış. Aradı görüştük. Aslında yıllar önce tanıdığım kimle sonradan görüştüysem geçinemedim. Ya ben değiştim ya onlar. Konuştuk. Sevdiği kız Hacettepe Tıp’a girince bu ortada kalmış. “Kanka yardım et büye açayım” dedi. Kanka lafından hep irite olurum. İşi düşen insanların birbirine karşı kullandığı bir yağcılık cümlesi gibi gelir bana. Zaten buluşmaya eski kasa bir BMW ile gelince az çok durumu ve neler konuşulacağını anlamıştım. Bozuntuya vermedim. Biraz sohbet edip ayrıldık. Telefonu masaya ters koyması ve sürekli bildirim almasını saygısızlık olarak gördüm. Tam o an bir daha onunla görüşmeyeceğimin kararını vermiştim bile. Öyle de oldu. Sonra arabasını çarpmış galiba mesaj attı. Sıradan bir kızla sıradan bir düğünde de evlenmiş, internette gördüm. Büfeyi açabildi mi acaba?

4 Kasım

Komşuda polis vardı geçen gün. Bir şeyler olmuş. Biri mi kaybolmuş öyle bir şey. İlgilenmedim. Keşke bende başkaları gibi gazetelerin 3. sayfa haberlerine bakıp üzülsem, bar kavgasında öldürülen gencin failinin yakalanması için tüm ülkeyle beraber dua etsem. Ama yapamıyorum. Tarifsiz bir haz alıyorum bunlardan artık. Gazetelerde ilk açtığım sayfa bu tip haberler oluyor. Merakla ve büyük bir ilgiyle okuyorum o sayfayı. Cinayet haberi almazsam o gün moralim bozuluyor. Geberip giden herkes bunu hak etmiş gibi geliyor artık. Çok değiştim.

5 Kasım

Kapıcı ortalarsa yok ve birkaç gündür çöpleri de almadı. Bu adam sinirimi bozuyor. Üstelik sorularıma doğru düzgün cevap bile vermiyordu. Geçenlerde öylesine konuşmuş olmak için memleketini sorduğumda sessizliğinden ruhunun derinliklerini incittiğimi hissetmiştim. “Sıcak yerdir yazları çiçek kokar” dedi sadece. “Sıcak yer” ne demek ulan ayı. Yazın her yer sıcak şu ülkede. En büyük eğlencesi karısıyla sevişmek olan küçücük bir adam. Ne bekliyordum ki. Çok başım ağrıyor erkenden yatacağım.

9 Kasım

Vücudumda ara ara beliren morluklar ve çizikler için doktora gittim. Gece uyurken kendimi yaralamış olabileceğimi söyledi. Birkaç ilaç daha yazdı. Ne saçma bir teşhis. Tamam geceleri farklı odalarda uyandığım, halının üzerinde veya banyoda uyuduğum oluyor ama.. Belki etrafa çarpıyorumdur. İlaçlar kuvvetli olduğundan hissetmen zor olabilir demişti. Belki…

27 Kasım

Bugün pazar. Pencereyi güçlükle aralayabildim. İçeri giren ışıktan rahatsız olmuştum. Gözüm kamaştı. Tam o sırada arka bahçede oynayan çocukları gördüm. Komşunun piçi de oradaydı. Nasıl da mutlu. Ne zaman etrafta anne babası olmayan bir çocuk görsem usulca yanına sokulup uzaylıların onu kaçıracağından, gece akbabaların onu almaya geleceğinden, gerçek ailesinin onlar olmadığından falan bahsediyorum. Korkmaları için değil. Tepkilerini merak ediyorum. Anne babası ne zaman yanına gelse çocuğun bu donukluğuna bir anlam veremiyor. Anlatsa da kimse bir çocuğa inanmaz.

3 Aralık

Twitter’da gündeme bakıp yorumlar yapıyorum birkaç gündür. Genel olarak herkes ne derse o yönde yürütüyorum tarzımı. Bu sayede paylaşılıp çoğalıyor. Bir taktik gereği yapıyorum bunu. Şimdilik söyleyemem. Bir planım var.

13 Aralık

Bir oyun kurdum dün gece. Aslında haftalardır aklımda. Neden nefes alamadığımı, neden boğulduğumu biliyorum artık. Ve tedaviyi de. Takip ettiğim kişiler içinden bir oyun oynamaya karar verdim. Takip etmeyi sanallıktan çıkaracağım. Onu gerçekten takip edecek, onun hayatını yaşayacağım bir günlüğüne. Kim olduğunun hiçbir önemi yok. Benim onu seçmem yeterli. Bir kıstasım yok. Herkesten her görüşten insanı takip edebilirim. Bu tamamen o ana kalmış bir şey. Elemelere başladım bile. Bu çok yaşlı, bu fazla genç, bu kıvırcık saçlı gibi bazı sebeplerle elemeler yapıyorum. Sona kalacak kişi ilk avım olacak.

28 Aralık

Sanırım bu sefer buldum. Birkaç kötü denemem oldu. At yarışı bayiinde ve manikürcüde biten birkaç takipten sonra ilk avımı gerçekten buldum. Zevklerini ve okuduğu yazarları bildiğimden ve biraz ünlü olduğundan facebooktan adresini bulmam zor olmadı. Yaşadığı şehirden çalıştığı yere kadar her şey var o sitede. Sıradan bir tip aslında. Pek bir ayrıcalığı yok. Herkes ne derse onu diyen birisi. Birkaç kez beğenmediğim şeyler de paylaştı. Bu sebeple tüm elemelerimi geriye o kalacak şekilde yapmış da olabilirim. Bilmiyorum. Hazırlıklara başladım. Başka bir şehire gitmem gerek. Salondaki duvarda garip isimler gördüm sabah. Pucca, B. A., H. H., T. K. ve birkaç kişi daha. Hepsinin yanına atılmış birer tik. Anlam veremedim. Bu isimler neden oradaydı? Ve bunları salonuma kim yazdı?

29 Aralık

Farklı bir kimlikle bilet alıp avımın yaşadığı şehre gittim. Ucuz bir otelde sıradan bir pazarlamacı görüntüsü çizerek kalmaya başladım. Hatta bu oyuna o kadar kaptırdım ki kendimi resepsiyondaki kişiye birkaç katalog ve kartvizit bile bıraktım. Elbette farklı bir isme ve şu an olmayan bir firmaya ait. Taksiciye adresi verince şıp diye çalıştığı yeri buldum. Merkeze yakın bir binadaydı. Etrafta biraz oyalandım ve mesai saatinde iş yerinin önüne gidip beklemeye başladım. Bankta oturup gazete okuyormuş gibi yapıyordum. Bir yandan gözlerim ufukta onu bekledi. Kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Gelen birkaç kişiyi ona benzetsem de o olmadıklarını anlamam uzun sürmedi. Ve sonra saat 9 gibi geldi. Bu saate kadar uyumuş piç. Öfkem biraz daha arttı. Akşama kadar oralarda oyalanmam gerekiyordu. Güvercinlere simit atıp, birkaç çocuk sevdim. Dikkat çekmemek için fazla göz önünde olmamaya dikkat ettim. Özellikle güvenlik kameralarının olduğu yerlerde kafamı hiç kaldırmadım. Sırf bunun için şapka bile getirmiştim yanımda. Öğle arasında ucuz bir tavuk döner yedim. Zaman nasıl geçti anlamadım. Saat 5 olmadan iş yerinin önüne geri geldim ki beklediğim gibi işe gelmek için hiç acele etmeyen bu tip mesai bitince koşarak eve gidiyordu. Takip ettim. Yakınlarda bir kafeye geçti. Bende yan masaya oturdum. Biraz sonra birkaç arkadaşı geldi. Ne söylediyse ondan istedim. Çakmağı olduğu halde ateş isteyen birine yokmuş gibi ağır davranması ve bu sırada başka birinin çakmak uzatması sinirimi bozdu. Tembel ve ahlâksız biriydi bu. Kesinlikle sanalda göründüğü gibiydi. 1 saat kadar dizilerden bahsettiler. Check-in yapıp fotoğraf çektiler. Sıkıntıdan şişmiştim. Bir an önce evine kadar ulaşıp oyunumu bitirmek istiyordum. Arkadaşlarıyla öpüşüp bahşiş bırakmadan ayrıldı. Hepsini minik defterime not alıyordum. Birkaç sokak yürüyüp bakkala girince istemsizce peşinden girdim. Esnafla neler konuştuğunu duymak ve kafamda bir resim çıkarmak istiyordum belki. Bilmiyorum. Bildiğim şey 1 pastörize az yağlı süt ve 3 yumurta almak için 100 lira uzattığıydı. Öfkeden kuduruyordum. Etrafta kesici ve delici bir şeyler aradım. Bulamadım. Bakkala yaptığı bu hakareti kabul edemedi bünyem. Piçe bak! 100 lira veriyor 3 liralık şeye. Sen kimsin dercesine yani. Ben bakkalda para bozdurmak için gittiğimde bile en az %20 sini harcarım kural olarak. 100 lira mı bozacağım mesela en az 20 lirasını harcayarak yaparım bunu. Bu temel insani bir kural ulan. Bunu bilmiyor olamaz. Ama o kadar kendi dünyasında bencilce ve içsel arzularıyla yaşamış ki bu orospu çocuğu bunları asla kafaya takmamış. Empati yoksunu gavat. Emekçi düşmanı. Duvarında veresiye teklif etmeyiniz yazan çok az şey alıp çok az şey satan bir adama bunu yapamazsın. Buna hakkın yok! Bayramlarda çocuklara da harçlık vermediğine eminim. Hatta işi düşmediği kimseye selam bile vermez bu. Ne ara bakkaldan çıktı bilmiyorum. İçecek seçiyormuşum gibi yaparken dalmışım. Arayı açtı gibi geldi. Bakkaldan bir şey alıp çıkmakla, olmayan bir şeyi sorup çıkmak arasında kaldım. Para üstü işi zaman kaybettireceğinden olmayan bir şey sormak geldi aklıma. Nasıl olduysa sigara bölümündeki boşluk gözüme çarptı. Çok satılanlar genelde kolay yetişebilmek için alt tarafta olur. Orada bir boşluk vardı. Diğerlerine hızlıca göz gezdirip eksiği buldum. “Winston soft var mı?” diye sorunca “Maalesef” cevabıyla üzülmüş gibi ağzımı ekşittim. Hemen oradan çıkıp adamın peşine düştüm. Çok uzaklaşmamıştı. Yavaş yürüyordu piç. Birkaç sokak sonra apartmana vardı. Girişinde şifreli dış kapıyı görünce bir süre “eyvah” dediğimi hatırlıyorum. Uzaktan el hareketlerini izlemek dışında pek bir şansım yoktu. Hangi tuşlara bastığını o mesafeden göremezdim. Şifreyle beraber kapıdan içeri girdi. Sanki eli pek oynamamıştı. Aynı hizada bir şifre olmalı diye düşündüm. Genelde böyle apartmanlarda ortalama zekalı insanlar kaldığından şifreleri unutulması mümkün olmayan şeyler seçerler. 1111,1234, 1453 gibi. Bazen de trafik plaka kodunun tekrarlı yazımı olur. Nadiren ama. İlk denemem 1234 oldu. Ve bingo! Açıldı. Hemen bulunduğu kata çıkmalıydım. Hangi dairede yaşıyordu ki? Asansörün üst kata doğru çıktığını gördüm. Kaçta duracak diye bekledim. 4. katta durdu. 4. kata merdivenlerden sessizce yürüyerek çıkıyordum ki çıkarken 3. kattaki bir komşusunun gelişigüzel dışarıda bıraktığı ayakkabılar dikkatimi çekti. Onları çiftleriyle eşleştirip yan yana düzene soktum. Devam ettim. Kata geldiğimde hangi daire diye düşünürken dışarıda duran anahtarlığı gördüm. Kocaman bir tüylü fare sallanıyordu. Anahtarı kapıda unutmuş gerzek. Ellerinde poşet olunca genelde olan bir şey. Ama komşunun da olabileceği geldi aklıma sonra. Gerçi komşusunun olsaydı bu gerzek bu anahtarı görürdü ve onu uyarırdı diye düşündüm. Çünkü kocaman bu tüylü anahtarlığı görmemek imkansızdı Dolayısıyla kendi anahtarı olmalıydı. Hafifçe tıklatmış olmak için kapıyı tıklattım. O an gelse “anahtarınızı unutmuşsunuz” derdim ve giderdim muhtemelen. Gelmedi. Neden bilmiyorum kapıyı araladım. Aslında oyun burada bitmeliydi. Görev tamamlanmıştı. Yapamadım. Duramadım. İçeri doğru yavaşça girdiğimde telefonla konuşuyordu salonda. Birden ayakkabılarımı silmediğimi fark ettim. Geri geri gelip paspasa ayaklarımı sildim. Koridorda bulunan vestiyerdeki aynada bir süre yüzümde traş olurken kestiğim yaraya baktım. İyileşmiş gibiydi. Vay be neler var dedim kendi kendime yine. Elimi yalayıp yaraya sürdüm. Kendi kendine tedaviye inanırım. Bir süre mutfakta takılmam iyi olacaktı. Salondaki saksıda kamkat ya da benzeri minyatür portakal ağacından olmalıydı. Kokusu mutfağa kadar geldi. Sanki bir refleks gibi bulaşık eldivenlerini giyiyordum bu sırada. Telefon konuşmasının bitmeye başladığını fark ettim ve hemen salona doğru yürüdüm. Ona topuklarıma basarak arkasından yaklaşmaya başladım ve bir önceki gün farklı şehirden neden aldığımı bilmediğim ipimi hazırladım . “Tamam aşkım görüşürüz” lafını duyar duymaz üzerine çullanmış olmalıyım. Kopuk kopuk her şey. Belki yerde de mücadele ettik. Bilmiyorum. İpi boğazına doladım ve sımsıkı sıktım bunu hatırlıyorum. Gözleri kanla dolup yüzü kıpkırmızı olmuştu. Salondaki zevksiz renklere sahip shaggy halı üzerinde debeleniyordu piç. Tek başına mı beğendi bunu acaba. Yoksa o telefonda konuştuğu sevgilisi ile mi almıştı? Hatta kız bunu beğendi diye hiç sevmese bile “bence de güzel aşkım” demiş bile olabilir. Tipi buna yatkın. Güçlü biri değildi. Elleriyle arkada beni tutmaya çalışıyordu ama sırtının tam ortasına kafamı yasladığımdan o bölgeye erişemedi. Boğazını sıkarken hiç zorlanmadım. Ters açısında kalıyordum. Bana müdahale etmesi oldukça zordu. Ayaklarımı ayaklarına dolamıştım bile. Ağırlığımı üzerine verdim. Boğazını tüm gücümle sıkarken bir yandan da neler olduğunu çok merak ediyordum. Kalp atışları nasıl azalıyor, ciğerlerinin kaçta kaçı havayla dolu, nefes alırken mi yoksa verirken mi yakalamıştım onu, bina aidatları ne kadar gibi bir sürü soru kafamda döndü durdu. Ama bir konu üzerinde dururken başka yere odaklanmama kuralım vardı. Ve bu kuralı bozamazdım. Bu sırada fanustaki kırmızı Japon balığıyla göz göze gelip “bak nasıl da sahibini gebertiyorum” dedim içimden. Öfkeden gözlerini kocaman açıp kudurmuş gibiydi. Sahibini öldürüyor olmamdan hoşlanmadı sanki. Aç kalacağını anlamıştı. Balıklar göründükleri kadar aptal değil. Dakikalarca nefesinin kesilmesini bekledim. Son ana kadar direndi piç. Hareketleri azaldıktan sonra bile numara yapacağını düşünüp sağlama almak için biraz daha sıktım. Bu zavallı hali hoşuma gitmedi. İş bitti gibi ama ne hissedeceğimi tam olarak bilemiyordum. Panik halde oradan oraya koşacak mıydım yoksa eserimle övünecek miydim? Ne yapmalıydım? Üzerine biraz düşünmek istediğimden ve belki de karnım acıktığından mutfaktaki buzdolabını açıp bir şeyler aradım. Buzdolaplarında ozon delici freon gazı yerine (ki genelde f-11,f-12 diye adlandırılırlar) artık tetrafloraetan kullanılıyor. Eski bir okul bilgisi. Bir tencere makarna ve bolca konserve vardı. Makarnayı ısıtmaya üşendiğimden meyveliğe baktım ve bulduğum eski bir havucu kemirmeye başladım. Mutfağı inceleyerek havucu yedim. Bir de meyveli yoğurt. Zevkli piç orman meyveli seviyor. Salona döndüğümde bir terslik var gibi geldi. Sanki hareket etmişti. Koyduğum şekilde durmuyordu. Gidip biraz daha gırtlağını sıktım. Gözlerini çay kaşığıyla çıkarıp kulaklarını kesmek geldi aklıma. Nedense vazgeçtim. Ağzına peçete sıkıştırmakla yetindim. Sonra “bu kadar mıydı yani” diye düşündüm. Artık cinayet sonrası kurbanlarını parçalayan insanları anlayabiliyorum. Kesmiyor öldürmek çünkü. Bu basitlik yeterli gelmiyor. Çok mantıklı. Ama böyle şeyler yapacak zamanım yoktu. Sonra her katilin bir simgesel öldürüş şekli olduğu aklıma geldi. Benim de olmalıydı. Soymaya başladım onu. Üzerindeki her şeyi çıkarttım. Yo yo hayır tecavüz etmedim. Yani etmemişimdir heralde. Ama üzerine su dökmüş olabilirim. Cenin pozisyonunda olmasını istedim sadece. Doğduğu gibi ölmeliydi. Bir fenomene yakışır şekilde. Keşke bir anne rahmim olsa diye düşündüm. Aklıma bu dev çöp torbaları geldi. Mutfakta aradım ama bulamadım. Bakkala gidip 1 tane aldım. Pembe renk ve kokulu olmasını özellikle istedim. Poşetin içine yerleştirmekte zorlanınca mutfaktan büyükçe bir tava getirip tüm kemiklerini kırmaya çalıştım. Hepsini kırdığımı söyleyemem ama baya bir çıtırtı sesi duydum. Daha yumuşamış olsa gerek kolayca poşete girdi. Sonra cenin pozisyonunu düzelttim. Aklıma evi kurcalamak geldi. Yatak odasından oturma odasına kadar her yeri kurcaladım. Bu salak buraya parasını koymuştur, burada kesin tapu vardır dediğim her şey tahmin ettiğim yerlerde çıktı. Gerek merakımdan gerek polisi şaşırtmak istediğimden fazlaca dağıtarak her yeri didik didik ettim. Altınların saksılara saklandığını okumuştum. Bu yüzden saksıların topraklarını boşalttım. Polis profesyonel bir hırsız olduğumu ve bu işte uzman olduğumu düşünsün istedim. Hedef şaşırtmacaydı amacım. Pencerelerden birini açtım. Çürürse diye kokusunu bastırması için etrafa çamaşır suyu boca ettim. Sonra birden aklıma bu çiçekleri kurbanımın yanına koymak geldi. 4 tarafına çiçekleri yerleştirdim. Enfes bir görüntü. Çilekli pasta gibi. Ortada pembe büyük bir dilim etrafında mumlar. Aslında buna benzemiyordu. Her neyse. Yaşam ve ölüm temasını beraber içeriyordu işte. Ne bulduysam değerli para, altın hepsini yanına koydum. “Bunlar için miydi her şey” dercesine yani. Kendimle gurur duydum. Modern insanlık, tüm tek tanrılı dinler ve bakire Meryem adına. Ne güzel oldu işte dedim. Baş ağrım geçti. Kendimi çok iyi hissediyordum artık. O ilk andaki panik bir anda yok oldu. Nedense biraz konunun uzağından bakmak istedim olan bitene. Eve girecek olan polis, kız arkadaş ya da komşu her kimse o ilk neleri görecekti diye ufak bir analiz yaptım. İlk görecekleri şey zorlanmadan açılan kapı, paspaslar, koridor, sonra mutfak, bakkal poşetleri ve fiş olacaktı muhtemelen. Bakkalın verdiği para üstü fişte yazıyordu. Cebindeki paranın bir kısmını bıraktım. Böylece polis tamamının neden alınmadığına kafa yoracaktı. Bir kağıt içine ilkokulda nefret ettiğim çocukların adını yazmak geldi aklıma. Uğraşsın dursun pezevenkler. Salon duvarına da ketçapla bazı harfler ve işaretler çizdim. Bazılarını okuduğum eski bir Mısır tarihi kitabından hatırladım. Amacım yine kafa karıştırmaktı. Daha fazla oyalanmadan dış kapıdaki paspasta bir delil bırakacağım endişesi ile onu kolumun altına alarak tam apartmandan dışarıya çıkmıştım ki, bir şey unuttuğumu fark edip geri döndüm. Japon balığı! Yem yemezse ölebilirdi. Fanusuyla beraber yanıma aldım.. Paspasları başka bir apartmanın girişine bırakıp otele geri döndüm.

1 Ocak

Birkaç gündür gazetelerdeydi gözüm. Haberlere çıkacak bir işti çünkü. Göremeyince telaş yaptım. Taksim’deki yılbaşında gerçekleşen taciz olaylarından bahsediyordu tüm siteler. İnternet kafeye gidip haberleri arayınca ancak bulabildim kendi haberimi. “Ünlü fenomen evinde ölü bulundu” diye vermişler. O yaratıcı ritüele böyle sıradan bir isim koymuş orospu çocukları. Bunu bilerek yapıyorlar. Cinayetlerin çekici kılınmaması için en güzel ayrıntıları daima atlıyorlar. Gerçeği ve bunun verdiği hazzı çok az insan biliyor. Bu sıradan haberi veriş tarzları o kadar sinirimi bozdu ki klavyeyi kemirmemek için kendimi zor tuttum. Derin nefesler alıp tekrar sakinleşene kadar tavana baktım. Haber aynen şöyleydi:

twitter_fenomen

“…kendisinden 2 gündür haber alınamayan 28 yaşındaki ünlü internet fenomeni evinde ölü olarak bulundu. Polis her yerde katil zanlısını yakalamak için geniş çaplı araştırma başlattı. Uzun süredir birçok fenomen evinde boğularak vahşice öldürülüyor. Polis olayın bir seri cinayetler dizisi olmasından şüpheleniyor. Kısa sürede olay yerine gelen fenomenin yakınları yaşadıkları şoku atlatamadılar. Sevgilisi Aylin cenaze evinden çıkartılırken sinir krizi geçirdi. Fenomenin yakın arkadaşı olan Orçun ise tabuta sarılarak uzun süre ağladı. Birkaç aydır yaşanan bu seri cinayetler sonrası fenomenler korku içinde evden dışarı adım atamıyor…”

3 Ocak

Cenaze otopsi için birkaç gün bekletilmiş olmalı. Uzun sürdü çünkü. Daha öncekiler bu kadar sürmemişti. Meraklandım. Neyse ki haberlere cenaze için verilen yerin adını yazmışlardı. “Öğle namazını müteakip defnedilecek” haberini okurken gülümsediğimi hatırlıyorum. Mutlu olmuştum. Tüm gece oyuncak bekleyen çocuklar gibiydim. Sabah erkenden kalkıp oraya gitmekti planım. Ancak aynı isimde birkaç cami daha olduğundan doğru camiyi bulmakta zorlandım. Cenaze kalabalıktı. Ön saflarda yer bulamadığımdan arkalara geçebildim ancak. Altında “Unutmadık unutturmayacağız” yazan ve vesikalık fotoğrafının olduğu siyah beyaz kağıtlardan dağıtıyorlardı. Birkaç tane aldım. Birini yakama iliştirdim. Diğerlerini o düşerse diye cebime koydum. A4’lerin kesilip çoğaltılmasıyla fazlaca ve özensizce basıldığı belli kağıtlardı bunlar. Bu ciddiyetsizlik hoşuma gitmedi. Sonra eski bir arkadaşımı gördüm cenazede. O da beni gördü. Hayret ettim. Ama ikimiz de tanımamazlıktan geldik birbirimizi. Belli ki “çok değişmiş tanıyamamış olma ihtimalim var” diye düşündük. İkimizde aynı şeye sığındık. Gereksiz ve öylesine bir sohbetten bu sayede kurtulduk. Bildiğim tek duayı okuyarak bitirdim namazı. Tabuta omuz vermezsem ritüel tamamlanmaz gibi geldi. Necip Fazıl’ın bahsettiği 4 inanmış adam gibi omuzladık tabutu. Soranlara lise arkadaşım diyip kestirip atıyordum. Kimse lisenin adını sormadı. Hem neden sorsunlar ki. Kazılan mezar yerini görünce biraz üzüldüm ama. Uzun zamandır ilk kez bir şey için üzüldüm sanıyorum. Bir gece önceden yağmur yağdığından toprak ıslanmış ve bu yüzden rugan ayakkabılı mezarcı akşam onları temizlemek zorunda kalacaktı. İnsan neden hava durumuna bakmadan cenaze işleriyle uğraşır ki. Ahmak. Allahtan bu işi isteyerek yaptığı her halinden belli adamlar vardı etrafta. Daha en önde kazma tutuşlarıyla bu sorumluluğu taşıyacaklarını belli ettiler. Hatta birkaç tanesini kazmayı okşarken bile gördüm. İki kişi mezara insin dendiğinde herkes yarışır gibiydi. Ben, ben, ben… Şanslı iki kişi mezara indi. Kazma işi biraz uzadı etrafta mezar taşlarıyla birkaç sayısal oyun oynadım. Doğum ve ölüm tarihlerine bakıp yaşlarını hesaplıyor sonra buna denk gelen plakanın şehrini bulmaya çalışıyordum. 66 Yozgat, 69 Bayburt, 79 Kilis… Bilemediklerimi google dan çaktırmadan aratıyordum. Neyse ki kazma işi bitti. İşleri bittikten sonra mutluydular. Bir görevi daha yerine getirmiş olmanın mutluluğu. Birini daha gömdük dercesine bir sevinç. Bu duyguyu biliyorum. Yaptığım şeye sonuna kadar inanıyorum. İmamın 5 vakit namaza inandığı kadar. Bir yerlerde Tanrı adına öldürülen insan sayısı başka sebeplerle öldürülen insan sayısından fazla diye okumuştum. Benim olayımda en az suçlu Tanrı. Ona dair bir şey beslemiyorum. Beni ne kadar seviyorsa ben de onu o kadar seviyorum. Okul tiyatrosunda dandik bir oyunda oynayan oğluyla gurur duyan babalar gibi beni izlediğine eminim. Gururlanmış mıdır benimle acaba? Yoksa önemsememiş midir? Önemserse şımarırım diye mi düşünüyor yoksa. Belki de. Şımarmamam ve daha iyilerini yapmam içindir bu. Sana ve eserlerine layık olmaya çalışacağım. Hikmetini esirgeme bizlerden. Bizleri koru. Amin.

Cenaze sonunda oradan üzgün bir şekilde ayrılırken garip bir şey oldu ve yanıma iyi giyimli biri yaklaştı. Biraz etrafını kolaçan ettikten sonra “Sen de bizdensin” diyerek bileğime yapıştı. Gözüme hayranlıkla karışık sevgi ile bakıyordu. “Biz büyük bir tarikatız. Yaptığın her şeyi biliyoruz.” diyerek fısıldadı. Şaşkınlıkla “e yani” der gibi baktım. “Yüzlerce üyemiz var. Akşamları toplanıp işlerimizi birbirimize anlatıyoruz. Bize katılmalısın” dedi. “İlgilenmiyorum” diyerek kestirip attım. Üzgün bir halde yanımdan ayrıldı. Adamı bir daha görmedim.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s