Kuşatma

Biri demişti: “Türkiye potansiyeli büyük bir ülke ve hep öyle kalacak”diye. Buna inancım her geçen gün artıyor. Tüm dünya ülkeleri yeni versiyonlarını piyasaya sürerken biz hep eski sürümü kullanıyoruz.

Çamura saplanmış tekerler gibiyiz, olduğumuz yerde dönüyoruz. Ve kimse sistemsel sorunlarla ilgili değil, herkes çıkarlarını besleyen şahısların peşinde koşuyor. Her tarafımız ABD projeleri, üst akıllar ve paraleller tarafından sarılmış durumda. 

Sorunlar çözülmüyor, aksine besleniyor. Çünkü bu sorunlar tüm iktidarların işine geliyor. Ve olan hep olduğu gibi halka oluyor. “Aptallık hata yapmamak değildir aynı hatayı tekrarlamaktır” derler. Galiba Türkiye aptal bir ülke. Ve belki de hep öyleydi ama biz göremedik. En azından umutlandığımız çok oldu. Şu bir gerçek ki; Türkiye kurulduğu günden bu yana hep kötü yönetildi ve hep suçu dışarıda aradı. Kolaya kaçtı. Hepimiz öyle değil miyiz? Kanımızda var bu. Biraz etrafınıza bakın. Kısa yoldan zengin olmanın, kolayca mutlu olmanın, köşeyi dönmenin derdindeyiz hep. Bir vekillik verilince, iyi bir yerde köşe yazarı yapılanca tamamen değişen kaç kişi tanıyorsunuz? Ve hep kolaylıkların peşindeyiz. Bu herkesin yüzünden okunuyor. 

Hep bir basitlik, umutsuzluk, karamsarlık hakim herkese. Bazen göremiyorsun olan biteni. İyi şeyler arasında ufak kötülükler güzel saklanıyor. Çözüm sürecinde askeri vesayetin kalkmasını alkışlarken yerine başka ve çok daha kötü bir sistemi koyduklarını göremedik mesela. Sivil vesayetin askeri vesayet kadar kötü olduğunu tecrübeyle öğreniyoruz. 

Binlerce insanın hayatına mal olmuş kemalizmi kazımaya çalışırken yerine başka bir lider kültünün konulduğunu da göremedik. Her konuda bir verip iki aldılar. Birkaç yılda oldu bunların hepsi. Çok ani ve derinden. Perinçek Kemalizmin kazandığını yazdı yakın zamanda. Bence haklı. Trump ve Putin güzellemelerini bile görüyorum reisçi hesaplarda. Ara ara liderlerinin heykelini yapmaya bile başladılar. Faşizme doğru ufak adımlarla ilerliyorlar. Elbette bu bir ırkçı faşizm olmayacak. Irkçılık günahtır. Bu bir dindar faşizmi olacak. Dini figürlerle süslenecek her yer. 23 Nisan’daki okul süslemeleri gibi sevimli de olmayacak.

Ulusalcılar kadar salak olmayan vasat kitlenin bir lider kültüne ihtiyacı vardı ve ‘reis’ imdada yetişti. Son baktığımda tv ekran görüntüsünü sosyal medya profil fotosu yapan ‘çok değerli yazarlar’ tüm suçların yeni zanlısı cemaatin Esad’la, PKK’yla, CHP’yle, DHKP-C’yle, Meral Akşener’le, Sebahat Akkiraz’la ve hatta Patrikhane ile bile bağlantısını kuruyorlardı. “Davutoğlu Fetöcü” diyemiyorlar şimdilik. Ara ara reisin yanına alıp ‘eski küskünleri’ gezdirmesi tüm işi bozuyor. Sadece “darbenin sivil ayağı nerede?” gibi muğlak sorular sorarak takipçileri olan kitlenin zayıf zihnini kurcalamakla yetiniyorlar. Baletler dahil herkesle fetö bağlantısı kuruluyor. Bir tek AKP ile bağlantısı kurulamıyor. 

Binlerce lira maaş alan, sadece iktidar ne derse onu söyleyen tetikçiler için bunu yapmak artık zor değil. Kimsede utanma duygusu kalmadı nasılsa. Kitleler de kendilerini onaylatmak ve vicdanlarını biraz olsun rahatlatmak için bu saçmalıkları paylaşıyor. Herkes herkesin saçmaladığının farkında ama söyleyemiyor.

Bu kendine yazar diyen tetikçi takımı sürekli kurdukları komplo teorileriyle ya tüm ülkeyi rezil ettiklerinin farkında  değiller ya da bunu bilerek yapıyorlar. Belli bir amaç uğruna. Hepsi bize yalan söylüyor. Bununla ilgili değilim gerçi. Bu zaman kaybı olur. En muhalif adama da o konumu/maaşı verseler o saçmalıkları yazardı. 

En kötü aylık 25.000 lira gibi paralardan bahsediliyor. Asgari ücret artarsa ülke batar diyenlerin kendi propaganda araçlarına kesenin ağzını açması takdire şayan doğrusu. Herhalde muhalifler daha az kazanıyordur. Nihat Genç’in öyle çok kazandığını sanmıyorum. Hatta ayı zor çıkarıyordur buna eminim. Sigarasına bile yetmiyordur. Çok içiyordu en son gördüğümde. Üslubuyla sorunum çok olmuştu, defalarca eleştirmişimdir ama bu tip adamlar satın alınamaz hakkını vermek lazım. İnandığı şeyi yazar. Ve hep sabittir. Oradan oraya rüzgara göre savrulmazlar. Bu açıdan bile düşünceleri ne olursa olsun saygı görmeyi hak ediyorlar. İnanmadan yazanlar öyle sırıtıyor ki. Bunu hemen görüyorsunuz.

Gerçi en reisçinin bile artık medyayı ciddiye aldığını sanmam. “Baklava imamı gözaltında” diye haberler vardı. Glikoz şurupları silah olarak değerlendirilecek muhtemelen. Genelkurmay imamı, üs imamı, mit tırları imamı diyerek gidiyor.. Odasında Gülen’e ait bir kitap bulunduğu için ateist akademisyenler bile görevden alındı. Ceza hukukunda yakının suçluyu saklaması bile suç değilken suçlu yakınlarını hapse atıyorlar. Yakalanan darbeci komutan kelepçelerden dolayı peçeteyi açamayınca yanındaki astsubay ona yardım edip peçeteyi uzattığı için “darbecilere yardım suçundan” tutuklu. 20 yılla yargılanıyor. Eski dönemde bizzat bakanlar, hatta başbakan tarafından telefonla aranarak cemaatçilere öğrenci yurdu yapması için zorlanan bir iş adamı bugün o yurdu yaptığı için “fetöyü desteklemek” suçundan tutuklu. En son Mehmet Altan’ın evinde arama yapan polisler kitap aralarında buldukları F serisi 1 doları kameralara gösteriyordu. Sanki tüm bunlar bir yerlerden tanıdık. Üzerinden çok zaman da geçmedi oysa. Değil mi?

İddialarına göre önce devletin her kademesini ‘nitelikli dindar’ gördükleri cemaate teslim etmişler,  sonra da ilişki bozulunca sürekli aracılar kullanarak anlaşmaya çalışmışlar. Ben demiyorum, bunu aracı Fehmi Koru diyor. İki taraf da birbirinin açıklarını ve günahlarını biliyor belli ki. Bu yüzden filler tepişirken çimenler eziliyor olabilir mi?

Oyun şifrelerini darbenin kodları diyerek veren bir medya var şuan. Kimsede ciddiyet kalmadı. Çok saçmalayan kazanıyor. BM genel kurulu diye çok başka bir salonun fotosunu manşetten veriyor yerli ve milli gazeteler.

 Bir başka büyük gazeteci Kandil’e kaçan darbeci hikayeleri anlatıyor. İngilizce yayında başka Türkiye yayınında haberleri başka veriyorlar. Ulusalcılarla alay eder, ülkenin en aptal kesimi ulusalcılar derdim eskiden. Hepsinden özür diliyorum. Daha aptalları varmış. Pişmanım. Her mağdurda, her haksız yere suçlanıp intihar eden kişide, hakkı yenende, diploması yanan her öğrencide, cephede ölen her askerde, darbe girişiminde vurulan her insanda, hapse atılan her muhalifte benim de sorumluluğum var. Direkt değil ama dolaylı yoldan bunların oluşmasını sağlayan sistemi destekledim. Beni affetsinler.

Öyle bir sistem kuruldu ki bugün sıradan bir yolsuzluk soruşturması bile yapılamaz bu ülkede. Ben en az 10 yıl hiçbir savcının buna kalkışamayacağına eminim. Birileri bu fırsatı değerlendirecektir. Böyle bir savcının kalmadığı da söyleniyor gerçi. Hepsi ‘yerli ve milli’ olanlarla yer değiştirmiş. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey ellerimizi açıp dua etmek. Umarım devlet makamlarındaki herkes iyi insanlardır. Hiçbirinin parada gözü yoktur. Bizleri koru ve ışığınla aydınlat. Amen.

Haberleri okurken bir şey hissediyor musunuz? Herkesin tüm konularda bu kadar hem fikir olması bence ürkütücü. Bir çok ilk yaşanıyor ülkede ama sanki sıradan bir günmüş gibi ve olanlar doğalmış gibi rol yapıyor herkes. Fetö’nün x şube imamını elinden kaçıran devlet kayınvalidesini ve baldızlarını gözaltına alıyor ve tutukluyor mesela. Galiba hukuki olarak ilk kez rehine kullanıyor devlet. Ve ilginçtir en kritik adamlar hep ellerinden kaçtı. ‘Fetöcü’ bir futbolcunun babası gözaltına alınıyor ve tüm mal varlıklarına el konuluyor. 

Suçun şahsiliği ilkesi zaten mumla aranıyor. Belli bir sendikaya üye öğretmenlerin tamamı bir gecede meslekten atılıyor. Sonra itirazlar üzerine geri geldiler sanırım. Yargının itiraza göre işlemesi ayrıca incelenmeli ama dedim ya hangi birini anlatacaksın. 

Daha önce devlet tarafından desteklenmiş üniversitelerin diplomaları bir gecede iptal edildi. Kürtçe çizgi film kanalı bile bu cümbüşte kapatıldı. İşte tam buna fırsatçılık deniyor sanırım. Öncesinde bugünün tüm siyasi liderlerinin açılışına katıldığı o gün için tamamen yasal bir banka üzerinden evinin satışını yaptığı ‘iddiasıyla’ baş balet meslekten ihraç edildi. Oysa zamanında bu banka üzerinden tonla yandaş gazeteci, siyasi, bürokrat düşük faizle kredi alıp kendisine villa, arsa, yallı aldı. Kimse onlara dokunmuyor. 

Sosyalist, muhalif bir ton akademisyen fetö ile irtibatlı oldukları iddiasıyla görevden uzaklaştırıldı. Yeni durumları ne bilmiyorum. Kimse de merak etmiyor. Tüm davalarda baktıkları tek şey 17/25 sonrasını kapsaması. Bu nokta çok önemli. Devlet adalet hissiyle değil intikam hissiyle hareket ediyor. Neden milat 17/25? Çünkü öncesinde devlet bir zarar görmedi. Başkaları gördü, başkalarının hakkı yendi, başkaları hapiste yattı. İlla bir milat alınacaksa 2007 Ümraniye’deki gecekonduda silahların çıktığı tarih alınabilir. “Komplo oradan başladı” dersen bu mantıklı olur hatta. Bu haliyle inandırıcılıktan uzak. Veya daha cesursan 2004 MGK kararlarını alırsın. Ama bu biraz zor olur. O dönem devlet kademesinin sana ‘çete’ dediği bir örgütü 10 yıl boyunca himaye edip, besleyerek 100 kat büyümesini sağlamış olursun. Ve yüzlerce insanın vebali boynunda olur. Bunu yapamazlar. Gerçi yapsalar da bu suçun bir yaptırımı olmaz. Yine sandığa gideriz en çok. Buralarda ne öncesinde ne sonrasında bir sorun görmüyorlar. 2011’de sorular çalınırken de iktidar bunda bir hak/hukuk sorunu görmedi. Ses etmedi. Nasılsa nitelikli dindarlar alıyordu soruları. Şimdi o nitelikli dindarları araya muhalifleri de katarak temizlemeye çalışıyorlar. Sonra yerlerine koydukları kişileri başka iktidarlar temizleyecek. Kısır bir döngü.

Hangi birini anlatacaksın. Her doğan gün yüzlerce saçmalık oluyor ülkede. Ve bunları sıradan ve normal bulanlarla yaşamak zorundayız. “Darbe başarılı olsaydı” diyerek sürekli kurulan her cümle aslında gözaltına alınan, tutuklanan, meslekten atılan veya intihar eden alakasız insanlara karşı toplumda oluşabilecek acıma hislerini ve sorgulamayı yok etme amacı taşıyor. “Darbe girişimi” muhtemelen şehitleriyle beraber yaşatılacak ve diri tutulacak birkaç yıl. Yeni devrim mahkemeleri cezaları keserken..

Adaletsizlik onlara ulaşana kadar elleri patlayana kadar alkışlayan reisçiler bile ufak şoklar yaşamaya başladı. Bir gecede kanun hükmünde kararname ile doktorası yanan onlarca reisçi sanalda isyan etti. Ben ilahi bir adalete inanmıyorum ama bu olanlar tam da bu. Belli adaletsizlikleri görmezden gelirsen er geç sıra sana gelir. Bu hep böyledir. Üstelik sen başkalarına olan haksızlıklara sustuğun için bu sefer de sana susacaklar. Ben onlar içinde üzülüyorum tabi. Yoksa onlardan bir farkım kalmazdı.

“CHP ile koalisyon vatana ihanettir” diyen az akıllılar Ömer Halisdemir’in ailesinin ve yüksek ihtimalle kendisinin CHPli olmasıyla biraz utanırlar demiştim ama yanıldım sanırım. Çoğu adını bile doğru yazamıyor. ‘Yenikapı ruhu’ ile adı sadece imamhatip liselerine verilen Halisdemir muhafazakârlar için modern bir Kubilay olma yolunda ilerlerken asıl soru yeni Türkiye’nin yeni istiklal mahkemeleri hangi masumların canını alacak? Muhtemelen makamını ve konumunu korumak isteyen her ‘adalet bekçisi’ kılıcını daha sert vurmak isteyecek artık. Çünkü tam yukarıda yüce lider onlara bakıyor ve izliyor. Tüm medyayı izlediği gibi.

Muhtarları bile kendine bağlayan liderimiz hem her fırsatta yasamanın, yürütmenin ve yargının başı olduğunu söylüyor hem de “at izi it izine karıştı” diyerek yıllar sonra kurduğu sisteme yapılacak eleştirilerin önünü kesiyor. Her şeyin savcısı/yargısı oluyor ama hiçbir davadan hiçbir yargı sorunundan mesul tutulamıyor. Hedef hep o oluyor. “Emri ben verdim” diyor ama günün sonunda her şeyi fetö yapmış oluyor. Tvlerdeki alt yazılara müdahale ediyor, spor kulüplerine seçilecek başkanları seçmeye çalışıyor, istediği bakanı, başbakanı görevden alıyor, iç/dış her politikayı o yönetiyor, yargıyı ayağına çağırıyor, her istediği oluyor ama günün sonunda hep sistemden mağdur ediliyor. Daha nasıl bir güç istiyor bilen yok. Son süreçte başkanlık ihtiyacı bile kalmadığından olsa gerek yandaş yazarlar bile bu konuyu pek dillendirmiyor. Evet şiir okuduğu için hapse atılınca, partisi kapatılma tehlikesi altındayken, cumhuriyet mitingleri ile sıkıştırılırken, e-muhtıra ile hizaya sokulmak istenirken mağdurdu. Ama hayır, bugün değil. Üstelik artık çok farklı biri. Bunu da ben demiyorum. En yakınındakiler diyor. Kendi seçmen kitlesini yaratmadı sadece ayrıca onları yetiştirdi de. Kitleye bildiği her şeyi o öğretti. Ne bilmeleri gerekiyorsa o kadarını. Tek güvendikleri tek inandıkları mutlak liderleri dışında kimse umurlarında değil artık. Zaten bu yüzden gözlerini kapamış ve kulaklarını tıkamış durumdalar. Başka çareleri de yok. Aynaya cesurca bakabilseler görecekleri şey kemalistlerden farklı değil. Kemalistlerin emperyalizm, dış mihrak goygoyunu biraz evirip çevirerek ‘üst akıl’ yaptılar sadece. Bakanları, başbakanı dinleyen, ciddiye alan yok. Meclisin varlığı bile tartışmalı. Tek adam rejimi bir efsaneden çok giderek gerçeğe dönüşmüş durumda. Oysa o kadar kolaydı ki milli birlik ve bütünlüğün sağlanması. Tüm imkanlar elindeyken, bu kitlesel destekle, bu kadar güce rağmen bunu heba edişini görüyorum. Belli ki bunu pek önemsemiyor. Kafasında çok başka planlar var. Hem kendisini hem ülkesini çok fazla önemseyen her liderin düştüğü tuzağa düşüyor.

Önce cemaat dışında başka muhalif medya bırakmadılar sonra da orada yazdı diye insanları hapse atmaya başladılar. Güvenlik ve istihbarat komisyonu başkanlığına ilahiyat mezunu koyuyorlar, Tuğrul Türkeş’i Kürtleri rehabilite için görevlendiriyorlar, Tübitak’a hayvanat bahçesi müdürü atıyorlar, alevilerden kaçan mültecileri alevi köylerinin ortasına yerleştiriyor, milli eğitim bakanlığına hukukçuyu getiriyorlar, çoluk çocuk üzerinden siyasi operasyon çekiyorlar… Medya pelikancılara, ekonomi Cemil Ertem’e, dış politika Yiğit Bulut’a, Kürt sorunu ergenekonculara emanet. Hani daha ne saçmalık olabilir ki dediğimiz her şeyi artık bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Eğitimli insanların eskiden bir değeri olurdu ve toplumda saygı görürlerdi. Artık bir değerleri yok. Elitizmle mücadele edeceğiz diyerek diploma o kadar aşağılandı ki artık kimse bununla gurur duyamıyor. Sokaktaki adamın gözünde hiçbirinin değeri yok. Tek değer sandıkta verilen oy. Tek saygı gören meslek müteahhitlik ve ihale kapma. Al sat işi yapanlara saygı duyuyor devlet. Zaten en çok onu destekliyor. Kendisi bile bundan kazanıyor. Arabalara, benzine koyduğu vergiyle bile üreticiden daha çok kazanıyor. Sadece paraya saygı duyuluyor. Dindarların imajı ise eski saygınlıklarından çok uzak. Herhalde en büyük zararı da dine verdiklerini çok sonra fark edecekler. Umurlarındaysa tabi eğer. Her meselede bir siyasetçi “benim derdim islam” dediği zaman haliyle ona yöneltilen her eleştiri dine de dokunuyor. Muhalif kitle din kalkanını geçemeyince dine de muhalif olmak zorunda kaldı. Böylece hem muhafazakâr seçmen konsolide ediliyor, çevrelerine toplanıyor hem de ‘siyah-beyaz’ taktikle öteki düşman/seçmen yaratılıyor. Bu planın tuttuğunu söyleyebilirim. Ama bir millet olmanın, vatandaşlık bağıyla bir ülkeye aidiyetin bu şekilde topluma gelmeyeceğine eminim. Bu seçim kazandırıyor ama birliği sağlamıyor.

10 kez Alevi çalıştayı yaptılar hiçbir sonuca varamadılar. Bir şekilde Alevilerin sorunlarına kulaklarını tıkamış durumdalar. Hatta ara ara onları kaşıyarak karşıtlık üzerinden kendi seçmenlerini etraflarına topluyorlar. Yemen’de katliam yapan Suudların, Halep’in katilo Rusların yanında durarak yapıyorlar bunu. Çelişki içinde yüzüyorlar.

Türkiye’de dönüşümü sağlaması gereken en büyük parti, muhalefet partisinin lider değişimini oy kaybı yaşamamak için yargı eliyle önlemeye çalışıyor. Meral Akşener’e sırf bu sebeple tetikçilerle, yalanlarla saldırıp, partiden ihraç edilmesini sağladılar. Eski bir videoda söylediği “ben başbakan olacağım” ve “yurtta sulh cihanda sulh” sözü en büyük kanıtları. Hem “ülkede muhalefet yok” diyorlar hem de muhalif partilerin yapıcı eleştirilerini kulak arkası edip tüm önergelerini geri çeviriyorlar. İyi bir demokrasi ve Türkiye’nin daha iyi yerlere gelmesi sanıyorum pek dertleri değil. Tek dertleri ülkeyi kurtarmak. Muhtemel ki her despot liderin derdi budur. Esad’a sorarsanız size ülkesini düşmanlardan kurtardığını söyleyecektir. Yüzbinlerce kişinin ölümüne, milyonlarca kişinin göçüne yol açtığını söylemez. Kafalar hep böyle çalışır.

Vasatlık her yerde iliklerimize kadar işledi. Son günlerde herkese fetöcü, ABD ajanı diyenlerden daha büyük terörist görmedim. Daha 5 yıl önce yine yüksek perdeden bağırıp başka insanların hayatlarını kararttılar. Sonuç? Hiçbir şey olmamış gibi sabah kalkıyor, kahvelerini yudumluyor ve yeni yazılarını yazıyorlar. Dün Etö’ye yükledikleri tüm suçların, haberlerin, yazıların başına ‘f’ harfi getirerek tekrar yazıyorlar. Türkiye bu halde.

Mahçupyan, Taşgetiren, Bayramoğlu, Akyol gibi birkaç yazar çırpınıyor ama artık işe yaramaz. Çok geç. Turgay Oğur’un dediği gibi maymun kafesine konulup teşhir edilebiliriz.”Yeni Türkiye söylemine inanan aptallar bunlarmış” diyerek şehir şehir gezdirebilirler bizi. Her saçma gözaltı haberinde bunu hayal ediyorum. Kafeslere kapatılmışız. Meydanlarda dev heykellerin yanından geçiyoruz. At arabaları yavaş yavaş çekiyor bizi. Cahilliğiyle övünen büyük bir kitle heykellere selam durup kafeslere “milli irade” yazan seçim sandıkları fırlatıyor. Gözlüklüler ve üniversiteliler sokak aralarından toplanıyor. Kaçamıyoruz. Hepimizi kafeslere tıkıyorlar. Kirli elleriyle uzun burunlu bir memur kafeslere konmadan önce alnımıza örgüt adının damgasını vuruyor. Atılan sandıklar kafes demirlerine vurup parçalanıyor. Her yer sarı. Sapsarı. Gözümüzü batan güneşe doğru çeviriyoruz. Giderek hava kararıyor. Teyzeler, çocuklar, esnaf herkes kafes aralıklarından bize tükürmek ve bir şeyler fırlatmak için geliyor. Sandıklar gürültüyle patlıyor demirlerde. Bam bam! Sonra uyanıyoruz.

Daha dün Uludere’de siviller bombalandığında bunun sorumluları ödüllendirildi. Ermeni bir yazar sırtından vurulduğunda bunun sorumluları terfi ettirildi. Malatya’da 3 tane misyonerin boğazını kesip öldürenler için “hükmen tutuklanmalarına yer olmadığı” şeklinde karar veren yargı Atilla Taş’ı tutuklu yargılıyor. Atilla Taş tarafından yok edilecek bir ülke/sistem her ne ise zaten çökmeli. Adalete inanan 1 kişi bile kaldığını sanmıyorum. Adalet dağıtanların bile.

Haberlere bakıyor musunuz hiç? Pazar yeri gezen ve “domates fiyatlarını” yazan muhabirler dolu ortalık. Kimse riskli konuları yazmak istemiyor. Bu derece korktukları bir dönem olmuş muydu? Pek sanmıyorum. Müteahitler ve damatlar yönetiyor tüm ülkeyi. Sanalda bir avuç trolle gündem belirleyip sadece istedikleri şeyleri konuşturuyorlar. 

Medya da aynı durumda. Hiçbirinin ciddiyeti kalmadı. Açık oturumlarda şov yapılıyor. Spor programlarında boynunda yılanla çıkıyor yorumcu, dizilerde ciddi, güzel tek bir hikaye yok. Zihin açıcı, gerçekten bizi anlatan tek bir dizi yok. Salak aşk dizileri ve zengin hayatları ile uyuşturulmuş durumda halk. Kaç kişi gazetelere inanıyor artık? “Savaş çıktı” diye yazsalar inanır mıyız? “Flash gelişme”, “Son dakika” diye yazdıkları haberleri ciddiye alan, tıklayan kaldı mı? Çünkü herkes herkesin yalancı olduğunu biliyor. Hissediyor, görüyor, biliyor ama söyleyemiyor. Oportünizm ve mecburiyetten. Biraz da belirsizlikten ve maceradan korktuklarından. En kötü yönetim belirsizlikten iyidir diyorlar.

Hapishanelerde yer kalmadığından ve genel/kısmi bir affa ihtiyaç duyulduğundan söz ediyorlar kısık sesle. Mutlak liderimizin darbeden bir gün sonraki o karmaşada bile aklındaki tek şey topçu kışlasını yapmaktı. Hırsı Kemal’e yakın. Belki daha fazla. Benzer metodlarla en yakınındakileri siliyor. Bunu yaparken aşağılayarak yapıyor. Yola çıktığı herkesi yolda bulduklarıyla değiştiriyor. Ortadaki tek ‘davanın’ kendisi olduğuna herkesi ikna etti. Ustaca başardı bunu. O demek Türkiye demek artık. Halk ne istediyse veriyor ama yetmiyor. Başkanlık şimdi tek arzu. Tekrar ediyor her şey sadece. Reisçi denen sorgusuz biatçı bir güruh kemalistleri mumla aratıyor. Hiçbirinin bir görüşü yok. Liderleri ve tetikçi yazarlar ne derse onu diyorlar. Elden ele ücreti uzatıyorlar sadece. Ayıbın ve günahın mahrem yerlerimizi örtmek dışında bir tanımı olmalıydı değil mi? Önce kibrimizi örtmeliydik.

Hiçbirinin yaptığı iş gazetecilik değil. Geleceği dizayn edebileceklerini sanıyorlar. Bugün bile ellerinden kayıp gidiyor. İktidara geldiklerinde 5 yaşında olan çocuklar şimdi 20 yaşında. Yine de yönetimden kaynaklanan tüm sorunlara başka bir suçlu bulabiliyorlar. Kemalist eğitim sistemi diyordu biri hatta. Kemalist eğitim sistemi mi kaldı? Veya kaldıysa sen 15 yılda ne yaptın? Ah pardon yol yaptı. “Vardır bir bildikleri” dediklerimizin hiçbir şey bilmediği tüm çıplaklığıyla ortada artık. 15 yılda 15 darbe. Sadece ara ara günah keçisi buluyorlar. Sonuç olarak bize ne yarattılar? Hangi köklü değişikliği getirdiler? Sistemsel hangi sorunu çözdüler? Ellerindeki tüm imkanlara rağmen bunu beceremediler.
Bizim gerçeğimiz bunlar artık. Sattığı ete saygısızca öpücükler atan lokanta sahipleri bizim gerçeğimiz, orada iftar açmak için 1000 lira veren görgüsüz dindarlar bizim gerçeğimiz. İhaleleri kapan islamcılar, sabah akşam kadın programları izleyen halk bizim gerçeğimiz.

Gerçeğimiz bu.

Medyada sporda sanayide her yerde yalan, dolan, yağma ve talan var. Ülke, olmayan sistemiyle yıllardır ırzına geçilmiş bir hukuk ve yargı düzeni ile yaşatılmaya, ayakta tutulmaya çalışılıyor. Ara ara hapishaneleri dolunca küçük aflarla ve “pardon”larla boşaltılarak.

İktidarı muhalefeti hepsi aynı. Kaçacak yerimiz kalmadı. Her yerden kuşatıldık. Vasatlık ve yalancılık denizinde yüzüyoruz artık. Bunu hak etmiyor bu ülke. Bu kadar olmamalı durum. Yani olmamalıydı.

Bir tarafta vasat, konuşmaktan aciz bakanlar, bir tarafta onun sözlerini çarpıtan, fizikleriyle alay eden yalancılar.. Bir tarafta damadını bakan, şoförünü vekil yapanlar, bir tarafta oğluna belediye bırakanlar, devlet dairelerine akrabalarını dolduranlar.. Bir tarafta 300.000 kişinin katiline heyet gönderenler, alkışlayanlar, bir tarafta 30 küsür insanı eve giderken öldürmüş canlı bombanın ailesine taziyeye gidenler.. Bir tarafta savaştan kaçan insanlara iğrenerek bakan ‘sosyal demokratlar’, bir tarafta dilinden din, iman, dostluk, kardeşlik düşürmediği halde bunları mumla aratanlar.. Bir tarafta Halep katliamlarını ses çıkarmayan muhalefet, bir tarafta Suudilerin Yemen’deki katliamlarına ses çıkarmayan iktidar.. Bir tarafta 80 yaşındaki ihtiyarlara elini öptürenler, bir tarafta liderleri ne derse onu sorgusuz kabul edenler.. Bir tarafta 400 bin liralık saat takan islamcılar, diğer tarafta oğluna Ferrari alan sendikacılar.. Bir tarafta sarılınca ceplerimizi kontrol ettiğimiz dindarlar, diğer tarafta dine küfür etmeyi, rakı içmeyi modernlik ve marifet sananlar.. Bir tarafta şehidin kerpiç evinin fotosunu paylaşmak için yarışan ilgi orospuları, bir tarafta o şehidin cenaze namazında babasını arkaya atmış siyasiler, kamyonete yüklenmiş şehitlerin cenaze tabutları..

Bir tarafta vasatlar bir tarafta yalancılar. Bir tarafta namussuzlar, bir tarafta katiller..

Beraber yarattık bunu. Herkesin emeği var. Hepimizin var. Ve kaçacak hiçbir yer yok. Her yönden kuşatıldık. İktidarı muhalefeti vasatlık denizindeyiz artık. Muhtemelen birkaç yıl daha böyle de devam edecek. Sadece ara ara “buyrun sandığa” diyecekler. Kötüler içinde en az kötüyü seçmemiz için…

 

 

Reklamlar

Çocuklar Cennete Gider

Cp_75G3WIAAShGz

 

Dün PKK saldırısında ölen bir çocuğun(Hüseyin Utku Gülbahar) annesi haykırmış “oğlum karanlıktan korkar onu babasıyla birlikte gömün” diye. Bu cümle beni mahvetti ve yıllar öncesine ait bir anıma götürdü. Başka bir çocuğun ölümüne. Aslında bir bebeğin.

Teyzemin hiç oğlan çocuğu olmamıştı. 4 çocuğun 4’ü de kızdı ve o zamanlar köyde erkek çocuk çok ciddiye alınırdı. Hâlâ da öyledir sanırım. Teyzemin kocası bunun ezikliğini yaşamış olmalı. Hiç söylemedi ve belli etmedi ama muhtemelen yaşadı. Ne zaman köy kahvesinde biri “oğlum oldu” diye sevinse içten içe kıskanmıştır onu. Buna eminim. Kim olsa kıskanırdı. Yıllar sonra teyzemin erkek çocuğu oldu. Herkes çok sevindi. Dualar edildi adaklar adandı. Teyzemin kocası kahvede uzun bir süre herkese çay ısmarladı. O zamanlar annemle beraber yaylada ineklere bakmak zorunda olduğumuzdan ancak birkaç hafta sonra ziyarete gidebildik. Selim’i minicik beşikte salladığımı hatırlıyorum. Bu ahşaptan yapılma, sağa sola sallanan, renkli çizgileri olan beşiklerden hani. Yazmalı güzel oyalarla örülmüş süsleri tepesinden sallanırken masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Gözleri gibi her yer maviydi. Erkek olduğunu belli etmek için ne varsa mavi renk almışlardı belli ki. Bu gururu yaşamışlardı. Tüm gün abilik yaptım ona. 6-7 yaşlarında olmama rağmen o günü ve o ana dair her şeyi hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü birkaç hafta sonra büyük bir şok yaşadık. Ateşli bir hastalık sonrası Selim aniden öldü. Hepimiz kahrolduk. Sanıyorum saf inancımı da ilk yitirişim o zaman oldu. İlk orada sarsıldım. O çocuğu neden yanına almıştı Allah? Yüzlerce, binlerce kötü insan yaşarken neden o? Neden Selim? Allah’ın ufacık bir bebeği koruyamayışını o zamanlar çocuk aklımla bile çok sorgulamıştım. Hâlâ da sorguluyorum. Teyzem günlerce ağladı. Biz ağladık. Herkes ağladı. Bir gün sonra sisli ve yağmurlu bir havada annemle beraber mezarlıktaydık. Beyaz sakallı köy imamının duaları eşliğinde ufacık bir mezara koydular Selim’i. Sanki sıradan bir iş yapıyormuş gibi etraftaki ruhsuz kalabalıkla beraber öylece izledik. Bir adam kocaman, nasırlı elleriyle minicik bedenini toprağa gömdü. Üzerine kat kat toprak attı. Hiçbir şey olmamış gibiydi herkes. Sanki sıradan bir şeydi bir bebeğin ölümü. Kimse delirmedi. Hem ağlıyor hem de şaşkınca etrafı izleyip söylenenleri dinliyordum. Uğultular ve ağlamalar arasında dolaşan fısıltılar duyuluyordu. Bir süre sonra perde kalktı ve hepsi çok net duyulmaya başladı. Köyün kadınları ve erkekleri bir şeyler mırıldanıyordu. “Zaten ölecekti”, “hastaymış diyorlar”, “köylük yerde bakamamış anası”, “erkek çocukları hep düşük yaparmış”, “takdiri ilahi kardeş”, “allah rahmet eylesin”, “çocuklar cennete gider”… Onlarca boş söz arasında kaybolan tek gerçek Selim’in minicik bedeniydi. Cenazeden sonra herkes dağılırken dönüş yolunda son bir kez geriye dönüp baktım. Teyzem mezarın başında elindeki Kuran’dan dualar okuyordu. Hemen yanında eşi. Ben etkilenmeyim diye babaanemle beraber beni eve gönderdiler. Annemse cenaze evinde kaldı. Mezar yeri bizim evin balkonundan belli belirsiz seçilirdi. Mısır tarlalarının içinde elma ağaçlarının olduğu tek yer oraydı zaten. Hemen üstü aile kabristanı. İlk gece sadece birkaç sokak lambasının aydınlattığı karanlığa doğru ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerimle camdan bakarken şöyle düşünüyordum: Korkar mı acaba karanlıktan?

Neler yapacaktık kim bilir. Çok görüşemezdik eminim. Yazdan yaza gelip “okul nasıl gidiyor” diye sorardım. “Abi şu bölümü yazayım mı?” derdi bana belki. Kazanacağı bir sürü okul, gireceği bir sürü vize, final vardı ama Selim öldü. “Yine çaktık dersten” deyip cakasını atacaktı belki okuldaki kızlara, sırf süt çocuğu sanılmamak için sigaraya başlayacaktı, okulun en güzel kızına vurulacaktı belki, onu görmek için erkenden kalkacak ve hiç sevmediği dersin sıralarına koşacaktı ama Selim öldü. Okul biter bitmez askere gidecekti. Askerde ziyaretine gidecektim belki. Fişek gibi asker olacaktı böyle çakı gibi. Gelince de sevdiği kızla evlenirdi. “Abi düğünüme beklerim” diye davetiye gönderirdi. Sadece davetiye göndermez muhakkak arardı da. Eminim arardı. 2+1 evle başlar zamanla büyütürlerdi. Olurdu bunlar. Yani belki. Yüzlerce söz vardı söylenecek ve yüzlerce yapılacak şey. Ama Selim öldü. Kocaman nasıldı elleriyle gömdüler minicik bedenini. Belki Hüseyin Utku’da onun yanındadır şimdi. Her neredeyseniz güzey uyuyun çocuklar. Hem ne demişti ak sakallı hoca? Çocuklar cennete gider.

Pelikan Akıllılar ve Siyasi Vasatlık

İlginç 1 hafta daha geride kaldı. Şaka değil bizim gibi aksiyon seven insanlar gerçekten başka bir ülkede yaşayamaz. ‘Göklerden gelen kararlar’ ve ‘milli irade’ sopasıyla onlar gibi düşünmeyen herkesi yok etmeye programlı, komplo teorileriyle sulanmış  zihinlere karşı daha fazla sessiz kalamazdım. Belli bir kitle yapıcı eleştiri yapan, “böyle olsa daha iyi olur” diyen herkesi ötekileştirmeye çalışıyor ve asla liderlerinin hata yapabileceğine kanaat getirmiyor. Sabah akşam liderlerine tapınma ayini yapan kemalistlere gülüyorlardı ama günün sonunda onlardan farksızlar. Hatta kemalistlerde en azından biraz derinlik vardı bile diyebilirim. Bunlarda o da yok. Sonradan geldikleri mahalleyi çok sevdiler ve o mahallede oturan herkesi yavaş yavaş gönderiyorlar. Daha kötüsü bir şekilde bu şımarıklığa izin veriliyor ve göz yumuluyor. Gezici hovardaların muhafazakâr mahallenin camisine bırakıp kaçtığı bu çocuklar gelecek için büyük bir sorun.

image

Öyle veya böyle. Bunun adını koymak lazım. İmzasız bir blog yazısı sonrasında bir başbakan azledildi. Algı ve görüntü tamamen böyle. “4 ay önce istifa etmişti”, “daha önceden planlanmıştı”, “uyumsuzluk vardı” ile asla ilgili değilim. Görüntü ile ilgiliyim. Bu cemaat eserlerine benzeyen blog yazısını paylaşan ‘kariyerist’ gençlerle de ilgili değilim. Yeni yeni buradalar, popülerliği sevdiler ve bunun heyecanı içinde yazıp yazıp siliyorlar. Zamanla operasyon yapmayı da öğrenirler. Asıl bu kullanışlı aptalları kimin kullandığıyla ilgiliyim. Birileri bir duvar örüyor ve içerisine tanımını kendilerinin yaptığı “milli ve yerli” olmayan kimseyi almayarak hukuksuzluk yapmayı, siyasal linci ve yalan söylemeyi kendine hak görüyor. Bir dalkavuk sürüsü tüm herkese akıl verip, itibar suikasti düzenleyebiliyor özgürce. En son Davutoğlu’nun ‘Amerikanın adamı’ olduğu ortaya çıktı. İhaleyi arttıran kazanacak. En yüksek perdeden bağırana ön koltuktan yer verilecek. Kendilerine ‘reisçi’ diyen bu pelikan takımı RTE’yi ona oy vermiş herkesten korumaya çalışıyor akılları sıra. “En çok reisçi benim” diyerek ön plana geçme çabaları o kadar sırıtıyor ki. Çoğunun en fırtınalı günlerde nerede olduğunu bile bilmiyoruz. 17-25 Aralık, Gezi veya kapatma davasında neredeydiler acaba? Bir çoğu belki lisede.

Aslında bir saçma metinle gitmedi Davutoğlu. Bunu herkes biliyor. O sadece çok daha önceden hazırlanan, bizim tam anlamlandıramadığımız ve belki uyanamadığımız olayların son vuruşu oldu. Pelikan dosyası denen şeyi okurken ilk hissettiğim bunun ‘düşük profilli’ biri tarafından yazıldığıydı. Büyük harfle yazılan ‘reis’ vurgusu ayrıca içine düştüğümüz çapsızlığın ve sığlığın madalyası olarak parladı tüm metin boyu. Gezi ve 17-25 Aralık benzeri bir dil kullanıldı. Aynı benzeri isimsiz iddialar, tehditler… Ki dosya adı olarak seçtikleri film 17 Aralık tarihinde vizyona girmişti. Her şeyden komplo teorisi çıkaranlar buna da baksın. Cemaat benzeri bir hareket yarattılar ve organizasyonla yavaş yavaş bunu işlediler. İlmek ilmek dokudular. Emekleri çok. Kabul etmek lazım.

Davutoğlu’na öfkeleri çok daha öncelerden başladı. Sanıyorum işin fitilini koalisyona yakın durması yaktı. Ki yine bu uzlaşmacı tavrı sayesinde %49.5 oy alabildi partisi. En muhalif insanlarda bile ona dair kötü bir söz işitmedim. Koalisyon konusundan sonra bir değişim gözlemledik ‘reisçi’ kitlede. Mahçupyan’ın “akıllı AKP’liler kamuoyu önünde koalisyonu savundular ve partinin meşruiyetini genel kitle açısından yeniden sağladılar” cümlesine bozuldular sonra. Ki tamamen doğru bir cümledir. Kendileri dışında hiçbir görüşe tahammülü olmayan bu kitlenin ciddi bir zihinsel evrime ihtiyacı olduğu çok açık. Ama takdir ediyorum. Kendilerini güzel kandırıyorlar. Türlü komplo teorileri, yarı gerçek halisülasyonlar ve birkaç holigan yazarla kendileri çalıp kendileri söylüyorlar. Aksini yapan hemen dışlanıyor. Vasatlık ve şovenizm dünyası yarattılar. İsterse 10 yıllık arkadaşları olsun. Herkesi silebiliyorlar. Sistemin işleyişini kimse bozmamalı ve herkes onlara itaat etmeli.

O küçük dünyalarında kurduklarının aksine bugün bile ortalarda ‘hocacı’ diye birileri yok. Zaten mesele hocanın gitmesi değildi. İzlenen metodun iğrençliğiydi. AKP içinde adil ve entelektüel kitleyi sevmeyen çapsız bir grup hep vardı ama pek dikkatimizi çekmezdi. “Bunlar Amerikanın oyunu” yerine “Dünyayı Rothschild, Rockefeller, Warburg aileleri yönetiyor”gibi daha süslü kelimeler seçerlerdi. Okurken eğlenirdik. “İstanbul boğazındaki contorium elementi” videosu paylaşan öfkeli ama babacan uzak akrabalar gibiydiler. Laf dinletemezdin ama yine de severdiniz.

Tüm süreç boyu birkaç köşe yazarı dışında “cumhurbaşkanımızın takdiridir” den başka tek kelime edebilen olmadı. En akıllı partililer bile “güle güle hocam :(” diyebildi sadece. “Ama neden?” diyemediler, “ne oluyor yahu” diyemediler. Sorgulayamadılar. İşin kötü yanı herkes bu soruların sorulmayacağından artık çok emin. Bunun hoyratlığıyla istediklerini yapabiliyorlar. İnsanlardan oy almak için oy pusulasına yazdığın ismin sonra sebepsiz yere neden değiştiğini sorgulamak bile ‘reisçi’ kitle için huzursuzluk verici ve vatana ihanet olabiliyor. Ve onların söylemine prim vermezsen şöyle deniyor; “milli ve yerli değil misin?”.

Yeni konjonktür gereği olan biteni izleyen ve sessiz kalanları çok ciddiye almıyorum. Hiç değilse sustular. Tarihe rezil olmadılar. Rezil olmayı göze alanlar Türk dış politikasındaki başarısızlıkları, ekonomiyi, Suriye iç savaşını ve Mısır darbesini bile Davutoğlu’na bağlayabildi. Yani daha düne kadar “Türkiye’nin onurlu duruşu” dedikleri şeylerden hep o sorumluymuş. Bir çoğunun 20 ay önceki “Davutoğlu doğru tercih” yazıları internette duruyor oysa. Gerçi kimse utanmıyor artık. Aleni yapılıyor her şey. Kral öldü yaşasın yeni kral diyorlar. Çoğunun bugünlerde taslaklar klasöründe “Yeni başbakan x doğru tercih” diye bir metin olduğuna eminim. X’i kişiye göre değiştirecekler artık yakında. Benim gördüğüm Davutoğlu’nun gitmesine takılmadı kimse. Eğitimli Ak partililer Davutoğlu’nda kendini buldu o kadar. Onda bir kurtarıcı, ilah görmediler. Her zihni sağlıklı insan gibi. Eninde sonunda gideceğini herkes biliyordu zaten. Olabilecek en ahlaksız ve yıpratıcı kampanyayla bunun olmasını sindiremediler. Pkk yenilmişken, partisi anketlerde %54’e çıkmışken, ekonomide yavaş yavaş ilerleme gözlemlenmeye başlamışken bunun sebepsiz yere ve bu şımarık üslupla yapılması insanları öfkelendirdi. Ve biraz da sersem pelikancıların “güzel şeyler oluyor:)” güfteleri.

Pelikan yazısına gelirsek. Önce nasıl yayıldı onu bilmek lazım. Muhtemelen yazıyı yazan kişi/kişiler onu ilk elden kendi elemanlarına gönderdi. Onlar da öncü piyadelere. Piyadeler doğru saati beklediler ve yaydılar. Bu konuda hem istekli hem hırslılar. Çalışkanlar bunu kabul etmek lazım. Farklı farklı imajlarla o günün rüzgarını yakalayabiliyorlar. Genç ve dinamikler. Kitleleri etkileyebiliyorlar. Ama pek akıllı değiller. Çoğunun yaydıkları şeyde Davutoğlu’nun hatalarının değil başarılarının yazdığına bile kafası basmadı. Çarpıtma ve yalan dolu bir yazıya sarıldılar. Elektriği ve suyu kesik bir yer olan Genç Siviller’den bile Ak partiye sızmış bir yapı gibi bahsedebildiler mesela. Türkiye’de farklı bir düşünsel derinliği canladıran ve apolitik gençleri bir nebze siyasete katabilmiş bir başarı bana göre Genç Siviller. Ama pelikan akıllılar için her şey tehdit, her şey komplo. Yazının sonrası “Şeffaflık paketi darbe girişimi”, “4 bakana yüce divan soruşturması darbe girişimi” diye gidiyor. Ciddiye alınır tarafı yok. Ne akademisyenlerin ne Can Dündar’ın tutuklanmasının ülkeye vereceği zarara bile kafaları basmıyor. Herkes elinde avucunda ne varsa didinip aman ekonomiye, ülkenin imajına bir şey olmasın derken bunların böyle bir derdi yokmuş bu çok belli oldu. Onların böyle bir derdi olmayabilir ama bizim böyle bir derdimiz var. Bunu unutuyorlar.

Pelikan akıllılara göre başkanlık sistemi için çalışmayan, onlarla aynı cümleleri kurmayan, onlar gibi düşünmeyen herkes köşe yazarlığından kovulmalı ve ülke vatandaşlığından çıkarılmalı. Meydanlarda dev ateşler yakılmalı. Bu ateşe milli irade düşmanları atılmalı. Kan ve yağ kokusu sarmalı her yeri. Ve küçük çocuklar parmaklarıyla bir sonraki “milli irade düşmanını” göstermeli.. Saçma sapan metinler yazan tüm akademisyenler tutuklanmalı, yalan haber yapan tüm gazeteciler, köşe yazarları müebbet almalı, batı ile irtibat tamamen kesilmeli. Bu sayede sadece ‘başkanlık’ sistemine layık olan bir halk kalabilir ortada. Güneş ve bereketin yoğurduğu topraklar olur orası belki. Ve derler ki başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerde yazları portakal bahçeleri öyle güzel kokarmış ki insan sarhoş olurmuş..

Genç Bir Erkeğin Gizli Defteri

murder-451752

 

Yeni eve taşınırken mutfak dolabının içindeki bir gözde bazı notlar buldum. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum çünkü onları okurken dehşete düştüm. Bu notlarda öyle akıl almaz şeyler yazıyordu ki.. Bir hikaye mi yoksa kurgu mu anlamakta zorlandım başta. Daha sonra bunların tarih tarih yazılan bir günlük olduğunu fark ettim. Günlük olduğunu anlamakta zorlandım çünkü tarihler elf alfabesiyle köşeye küçük notlar olarak düşülmüş ve üslup olarak sıradan bir günlüğe benzemiyordu. Başta sıradan başlayan bu günlük sonralara doğru beni dehşete düşürdü. Okurken ellerim titredi, ağzım kurudu ve nefesim kesildi. Üniversiteyi terk etmiş ve son dönemde işsiz kalmış genç bir adam olan K. S.’nin yazdıklarından bahsediyorum. Çocukken birkaç tiyatro oyununda ve reklam filmlerinde oynamış. Farklı bir görüntüsü olduğundan bahsediyor ara ara. Hatta günlükte yazdığı reklam filmini herkes hatırlar diyebilirim. Ama adını veremem. Bunun için resmi makamlardan izin almadım. Üniversite deneyimleri olmuş ancak açıköğretim hariç hiçbirini bitirememiş. “Zeki ama çalışmıyor” diyebiliriz kendisi için. İnternet işleriyle geçimini sağlıyor, yalnız yaşıyor ve bekar. Bir bodrum katında kalan sıradan biri işte. Anladığım kadarıyla düzenli bir günlük tutmak ve bir süre sıradan şeyler yapmak istemiş ama onu da tam olarak becerememiş. Kesik kesik ve bazı sayfalar yok günlükte. O kopuk sayfalarda neler yazıyordu çok merak ediyorum. En kilit yerler yok. Bazen haftalarca yazmamış. Belki de yaşadıkları sadece kaderdir. Kim bilir. Bazıları o günün akşamında bazıları ise birkaç gün sonrasında yazılmış. Özellikle başlarda olan kısımları çok aramama rağmen bulamadım. Bulduklarımı olduğu kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Bundan sonrası K.S.’nin günlüklerinden birebir aktarılmıştır.

————————————————————————–

10 Haziran

Bugün arkadaşlarla Cem Yılmaz’ın filmine gittik. Keyifliydi. Pek fazla gülmedik ama zaman geçirmek için ideal diyebilirim. ‘Keyifli’ lafında zaten hep negatif bir anlam olur değil mi?

24 Haziran

Bugün pek işim yoktu. Tüm gün internette takıldım ve kendime özel soslu güzel bir makarna yaptım. Yalnız yaşamanın en güzel yanı yemek konusunda kendini geliştirmen belki de. Üstelik geliştirmesen bile kimse bunu fark etmez. Yine kendi kendime konuşuyorum 🙂

3 Temmuz

Denizler mesaj atmış. Okuldan. Hiçbir şeyi beğenmeyen ukala adam tavırlarım sayesinde daha ikinci haftada ortamlarının en çok aranan kişisi olmuştum üniversitede. Ara ara dikkat çekmek için etrafımdakileri aşağılardım. Kimseye eyvallahım yok, kral benim tavırlarım onları etkilemişti. Onlarla sigara içerken çekilmiş siyah beyaz bir pozum bile vardı facebookta. Okulu bıraktıktan sonra bile ara ara yazıp hal hatır sorarlar. Sağ olsunlar.

5 Temmuz

Kurban bayramı tatili yine uzun. Aileme para gönderip benim yerime de danaya girmelerini istedim. Etleri daha sonra gidip alacağım. Allah kabul etsin.

13 Ağustos

Çok güzel Meksikalı bir grup keşfettim. Birkaç gündür onu dinliyorum. İş başvurusu maillerime dönen olmadı. Yarın doktora gideceğim. Sanırım yeni ilaçlar yazmasını isterim. Uyku sorunum devam ediyor.

12 Eylül

Darbenin yıl dönümü. “Kahrolsun darbeler yaşasın sivil siyaset” diyerek facebookta birkaç paylaşım yaptım. Çok az like geldi.

25 Eylül

Vücut geliştirmek için birkaç video izledim bu gece. Göbeğim çıksın istemem. Adonislerimi çıkarmak istiyorum. Sanırım spor salonuna gitsem iyi olacak.

4 Ekim

Ufak bir iş buldum. Ayakkabıların içine konan hani şu marka yazan tabanlıkları basan bir yer. Günde 200’e yakın baskı yapabiliyorum. Gelecekte bunu arttırmak hedefim. İnsanlar bu ayakkabıları giyerken bu emeğimizi görebilecek mi acaba? Yoksa ‘yanları sıkıyor ya’ diyerek bize küfür mü edecekler. Ne dersin sevgili günlük? (Çok konuşma derim haha)

27 Ekim

Beklenen gün geldi çattı. Tecil bitip 6 ay kaçak hayatı yaşadıktan sonra geçen ay rutin GBT kontrolünde yakalanıp bir kaç polis eşliğinde şubeye teslim olmuştum. Prosedürü tamamlayıp beklemem söylendi. E-devlete girip baktım. Acemilik Isparta/merkez çıkmış. Gitmesem anlarlar mı acaba? 2000 kişilik bölükte 1 kişi eksik olsa ne olur ki.. Neler saçmalıyorum.

7 Mayıs

6 ay nasıl geçti hiç bilmiyorum. Askerliğim hakkında bir şeyler yazmak istemiyorum. Belki başka zaman. Sadece birkaç ay kış uykusuna yatan ayılar gibi uyumak istiyorum. Sadece uyku…

13 Mayıs

Yine koşarak servise yetişmeye çalışan üst komşunun piçi yüzünden erken uyandım. Yeni nesil çok terbiyesiz. En iyisi kitap okumak bu gün. Tekrar uyuyamam muhtemelen.

27 Mayıs

Saçlarım uzamaya başladı. Askeriye dair her şeyden o kadar bir an önce kurtulmak istiyorum ki hatta yeşil tonda bir şey bile görmek istemiyor gözlerim. Burnumda hala koğuş kokusu var. Siz hiç haftada 1 kez yıkanan 100 erkeğin nasıl koktuğunu biliyor musunuz? Bilmeyin. Uzman Oğuz. Seni yazdım piç. Sivilde umarım yakalamam seni..

16 Haziran

Aynada kendimi izliyorum birkaç gündür. Vay be diyorum neler yapıyorlar. Çok başarılı. Ancak her şeyi yaratabilecek güçte bir şey bunu yapabilir. Öyle sıradan değil. Maymundan gelmemiz pek mantıklı değil. Yani en azından bir kısmımız için.

26 Haziran

Bir web tasarım işi geldi. Daha önceki işler gibi paramı taksit taksit ödemelerinden korktum ve bu sefer peşin aldım. 400 lira bir süre beni idare eder. Hazır templateler kullandığımdan 2-3 güne bitecek. Yani umarım.

7 Temmuz

Kutup ayıları için bir imza kampanyasına katıldığımdan kendimi mutlu ve huzurlu hissediyordum bugün. Pandalar için aynısı olmamıştı. Büyük bir planım yok. Markete gidip birkaç şey alacağım. Sigaram da bitmek üzere. Belki birkaç bira da alırım. Orada karar vereceğim. Gerçi en son kitaplık almaya gittiğim Ikea’dan yemek takımı almıştım. Alışveriş yaparken kendimi kaybedebiliyorum. O yüzden daima bir liste yapıp o listeye bağlı kalıyorum. Mağazaya gidince hemen etraftan birine “x nerede” diye sorup başka şeyleri gözümün görmemesini sağlıyorum. Ama artık eskisi kadar değilim. Cebine fazla para koymayınca fazla bir şey alamıyorsun. Bu arada gözlük numaramı değiştirince fark ettim. Ne güzelmiş geçen sene aldığım komidin. Siyah üzeri ahşap çizgili.

15 Temmuz

Askerlik öncesi biraz oyalanmak için girdiğim ayakkabı işinden birkaç arkadaş aradı ama yanlarına gidemedim. Bir bahane bulup onları ektim. Başım çatlayacak gibi. Kimseyle konuşasım pek yok. Haberleri izleyip torrentden film indirerek geçirdim tüm günü. Haberlerde ünlü manken yeni arabası ile objektiflere poz veriyordu son baktığımda. Sıradan yani her şey. Fahişeler dünyası.

27 Temmuz

Sabah akciğer kanseri amcamı ziyaret için arabama binerken gördüm. Boydan boya çizmişler arabayı. Böyle sıradan bir arabayı kim neden çizer ki? Nasıl bir insanlık bu? Bahattin ustayı arayıp boyatmak için gün aldım. Değeri 2-3 bin lira düştü diye tahmin ediyorum. Dümdüz nizami çizmiş namussuz. Takdirle karışık küfür ediyorum resmen. İyi değilim.

3 Ağustos

Uzun zamandır değişen bir şey yok. Hâlâ aç karnına kusuyorum sabahları. Başım da çatlamak üzere. Eskisi kadar web tasarım işi de çıkmıyor. Aslında 6 aydır hiç çıkmadı. Kimseyle de görüşmek istemiyorum bir süredir. Neden bilmiyorum hoşuma gitmeyen şeyler var. Adını koyamıyorum. Midem bulanıyor.

5 Ağustos

Birkaç kedi resmi beğendim facebooktan. Yine bir gözüm iş ilanlarında. Aradıklarım da ya cevap vermiyor ya da “biz size döneriz” diyerek kapatıyorlar. Nah dönersiniz orospu çocukları.

14 Ağustos

Uydu alıcım bozulduğu için kartı ile beraber bir tv/uydu tamircisine gittim. Esnafın işi görülsün. 3 kuruş kazanıyorlar zaten. Ulus halinin altında bu işlerin yapıldığı birkaç sokak var. Park sorun olacağından dolmuşla gittim. Kıyıda köşede kalmış bir uydu satıcısı gördüm sokağın altına doğru. “Adam çok kuytu yerde kalmış yazık esnaf para kazansın” diyerek oraya girdim. Nur yüzlü bir amca içeride elinde kumanda ile oturuyordu. Ekran ona dönük olduğundan göremedim, pür dikkat bir şey izliyordu. Biraz terlemişti. “Uydu alıcım bozuk yapabilir misiniz?” dediğimde “yok sadece karta porno kanal yüklüyoruz” diyerek beklemediğim bir cevap verdi. Karşılıklı bir süre sessizlik oldu. Gerçi benimle hiç göz teması kurmadı. Ekrana bakıyordu dikkatlice. Sahiden tamir bilmediğini ve çok ayrı dünyalarda olduğumuzu fark eder etmez teşekkür edip hızlıca oradan çıktım. Yarın kablolu yayın bağlatacağım. Belgeselleri çekse yeter.

29 Ağustos

Saçımı kendim kestim bugün. Psikolojik gerilim filmlerinde küçük kızın ağlayarak yaptığı en vurucu sahne gibi hani. Banyodaki dolapların kapağını yan yana açınca ensemi bile görebilecek açıyı yakaladım. Güzel kesemedim ama. Tüm gün boyunca bu sefer bitti diyerek ne zaman elimi saçımda gezdirsem elime saç parçaları geldi. Onları düzeltmeyle uğraştım. Uğraştıkça bozuldu. Traş makinesine önce uzun başlık takıp yapmalıydım. Kısadan uzuna doğru hem iş büyüdü hem de hataları düzeltmek zorlaştı. Ders olsun.

3 Eylül

Her sabah olduğu gibi bu sabahta 7’de boyacı geçti karşı kaldırımdan. Nereye gidiyor bu adam? Ne kazanacak ki. Neden tutup bizi öldürmüyor. Gerçekten hayret ediyorum. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanlar artık ayakkabılarını mı boyatıyor? Ben hiç boyatmadım. Kim boyatıyor bunları? Hadi boyattı diyelim kaç para ki? 3 lira mı 5 lira mı? Günde kaç kişi ayakkabısını boyatır? Aylık bir hesap yapıyorum ve işin içinden çıkamıyorum. Kesin başka iş var. Bir gün takip edip bunu öğrenmeliyim.

14 Eylül

Bir süredir dayak yemiş gibi kalkıyorum. Üstümde müthiş bir ağırlıkla. Yola yine çöp atan bir araba gördüm camdan bakınca. Ne zaman arabasından dışarı çöp atan biri görsem kafasını arabanın camına vura vura camı kırıp sonra da o cam kırıklarıyla boğazını keserken görüyorum kendimi. Birinin başka birini öldürmesini anlayabiliyorum artık. Kimse masum değil.

16 Eylül

Liseden tanıdığım kaşar Nesrin evlenmiş. Düğün pastasını paylaşmış. Diğer bekârlara “nasıl da koydum” dercesine. Evleneceğini hissetmiştim. Bunu sezdim. Bayadır Mevlana ve dua paylaşımları yapıyordu. Muhafazakâr bir salağı kafalamış olmalı. “Ne olursan ol yine gel” öyle ya. Profil fotosundaki gülüşte mutlu değilim ama mutlu görünmek zorundayım diyor sanki. Gülüşünde ölü fare kokusu var.

17 Eylül

Bugün daha önce karar verdiğim işi yaptım ve ayakkabı boyacısını takip ettim. Birkaç sokak gezip caddenin köşesinde durdu. Saatlerce ışıkların altında boyacı tezgahıyla oturdu adam. Bir paket sigarayı onu izlerken bitirdim sanıyorum. Sonra onu izlemekten sıkılıp eve döndüm. Hâlâ düşünüyorum neden yoldan geçen birkaç kişinin gırtlağını kesmiyor? Bunu ne engelliyor? Ama sanırım Allah bundan hoşlanmazdı. En azından ben kendi adıma şunu diyebilirim; Allah’tan korkmasam defalarca cinayet işlemiştim. İyi ki var.

25 Eylül

Yine apartmandaki bir sürü arabası olan geri zekalılar yüzünden otoparka giremedim ve yan binanın önüne çekmek zorunda kaldım. Karı koca arabaları yetmezmiş gibi bir de çocuklarına araba almışlar. Her dairede ikişer araba vardır sanırım. Çoğu devlet dairelerinde sabahtan akşama kadar bir şey yapmayan tipler. Yönetici de asker emeklisi. Ondan hiç hoşlanmıyorum. Alt sokakta yoldaki bir rögar kapağı çıkmış diye Pazar sabahı kapıma dayanıp “genç adamsın K. gel şunu yapalım” dediğinden beri onu sevmiyorum. Rögar kapağını kapamamız 2 saat sürdü. Şurasını böyle yap, burası şöyle olsun diye diye saatlerimi harcadı pezevenk. Geçenlerde giriş kattaki komşuya bunu övüne övüne anlatırken gördüm onu. “Çocuklar düşecekti azizim” diyordu. Sanki kendi yapmış gibi it. Her şeyi bana yaptırdı ihtiyar bunak. Neyse ne diyordum. Evet yine arabam ait olması gereken yerde değil ve sileceklerimi kaldıracaklar muhtemelen. Bu arada Fransızca kökenli olmalı. Rögar yani.

2 Ekim

Bir cinayet haberiyle daha sarsılıyor gündem. Ünlü bir internet fenomeni daha vahşice öldürülmüş sanırım. Önce öldürülüp tecavüz mü edilmiş, tecavüz edildikten sonra mı öldürülmüş öyle bir şey. Fazla bakmadım. Çiftleşmeyi başaran panda haberleri bile daha çok ilgimi çekiyor. Veya zayıflamaya yarayan meyveler. Hepsi değerli. Ama birinin ölümü kadar sıradan ne olabilir ki? Öldü ulan işte. Herkes ölecek. Yeri ve zamanı bilmiyoruz sadece. Hem kaçı yaşamayı hak ediyor ki. “En acımasız cinayetler aile içinde işlenir” derler. Sahiden böyledir. Kin gütmediğin, tanımadığın, etkileşimde olmadığın birine canice hisler beslemezsin. Bu tarihin en kötü kişisi bile olsa böyledir. Bunu sana bir otoritenin dayatması gerekir ki genelde her otoritenin yaşaması için bir düşmana ihtiyacı olur. Neler diyorum. İlaçlarımı almalıyım ve çok uykum var. Bu arada sileceklerimi kaldıran olmadı birkaç gündür. Hayret.

3 Ekim

Kapıcının karısı geldi sabah. “Hasan’ı gördünüz mü” dedi? “Bilmiyorum” dedim. Sonra bu cevap garip geldi. “Yo hayır görmedim” diyerek düzelttim. Hasan olduğunu bile bilmiyordum ki adının. Sıradan bir kapıcıydı benim için. Sıradan salak bir adamdı. Üzülmüş gibi numaradan “ne oldu” diye sordum. “Birkaç gündür ortada yok eve gelmedi” dedi bozuk şivesiyle. “Arada bir biz erkekler böyle kaçamaklar yaparız” diyerek ortamı yumuşattım. Adam kaçıp gitmiş galiba. Salak bir adam nereye gidebilir ki…

4 Ekim

Eski dostum Ahmet’ten mektup gelmiş. Sevdiği kıza laf atıldığı için birkaç sarhoşla kavga etmiş ve hapse düşmüştü. Kız o hapse girince ondan ayrıldı. 4. ayını bu hafta bitirdi. 2 yılı kaldı. Bıçak kullandığından kasten yaralamaya sokulmuş suçu. Arabayla ezseydin bu kadar ceza yemezdin geyiği yaptık eski mektuplaşmalarımızda. Bu mektupta ise eski sevgilisi facebookta ne yapıyor diye sormuş. Fake bir hesap açıp kıza istek göndermeden önce arkadaşlarını ekledim. Sahte profilim güzel bayan fotolu olduğundan erkekler daveti kabul etmekte pek zorlanmadı. Böylece kıza istek gönderdiğimde profili tanımasa bile “ne çok ortak arkadaşımız var çıkaramadım herhalde” diye düşünecekti ki çok sürmedi. 5 kişi kabul edince kıza da gönderdim. Kızın keyfi yerinde diyebilirim. Çoktan yeni limanlara yelken açmış. Check-inler, paylaşımlar gırla gidiyor. Ahmet’in üzülmesini istemem. “Pek bir şey yazmıyor arada uğruyor” diyip geçiştiriyorum. İnsan sevdiğini incitir.

15 Ekim

Sabah sosyete pazarına gitmeyi planladım. Eğer biri ararsa kalabalık ses sosyal bir ortamda olduğum izlenimi verecekti. Kimseyle görüşmeyince eve gelmek istiyorlar ve her seferinde reddediyorum. Şüphe çekmeye başladım. Belki bunu önler. Bu arada kendi halindeki emekçi esnafları severim. Paragöz olanlar hariç elbette. Duvarlarında türlü Arapça yazılar olan esnaflar paradan daha büyük bir Allah bilmezler genelde. Duvarda yazı ne kadar azsa o kadar iyi. Ufak ve uzak bir köşeye yerleştirilmiş karınca duası varsa oradan güvenle alışveriş yapabiliyorsun. Tabi iş yeri sahipleri genelde o duanın karıncaları kovduğunu sanıyor. Garip değil mi?

21 Ekim

Beklediğim işe kabul edilmemişim. Zaten muallaktaydı. Olmayacak gibiydi. En iyi mutluluklar daima anlık gelir öyle ya…

 

27 Ekim

Bu gün yakınlardaki bir avmye gittim. Avmleri daima severim. Sistemli ve düzenli gelirler bana. Herkes nerede ne yapması gerektiğini bilir. Hep aldığım yerden yemek alıp hep oturduğum yere oturdum. Oğlunu yediren bir baba gördüm ve ondan tiksindim. Çünkü kıskandım onu. O piçin türünün devamını sağlayan bu başarısını ve oğluyla bu kadar ilgili olmasını kaldıramadı bünyem. Gözlerimi kapadığımda yakasından tutup avm boşluğuna atıyordum onu. Ve hep yaptığım gibi gözlerimi kapatıp derin derin nefesler aldım. Geçti. Başka yere verdim dikkatimi. Tabağında yemek bırakan birini aradı gözüm. Ona küfredip rahatlamak istiyordum. Çocuğunu azarlayan biri de olur. Aslında o an orada düzeni bozan kim varsa ölebilir. Hiç umursamam. Işıklı tabelalar, yürüyen merdiven yazıları ve pisuvarlara okumamız için konan reklam yazıları. Hepsi bir şeyler ifade ediyor. Ben yürümüyorum. Onlar beni götürüyor sanki. Sahi pisuvarı ilk hangi orospu çocuğu icat etti acaba? Yan yana duran bir sürü erkeğin aynı duvara monte edilmiş kaplara işemesi kadar saçma bir icat olabilir mi? Bu arada kendimce oynadığım bir oyundan bahsedeyim. Mesela bir icat mı gördüm. Bunu kimin icat ettiğini sorarım kendi kendime ve cevabı “Anderson ‘icat’ ” olarak cevaplarım. Örnek vereyim; Pisuvarı kim icat etti? “Anderson Pisuvar”. Bir süre sonra sıkıyor tabi. Neyse. Takım elbiseli erkekler, yüksek topuklu kadınlar.. Hepinizden tiksiniyorum.

28 Ekim

Bugün bankada kısa bir işim vardı. Sıra beklerken içeriye üzerinde kocaman TSK yazan askeri montlu bir gazi girdi. Gazi olduğunu bu mont sayesinde anlamıştım. Tek ayağı yerine metal bir çubuk vardı. Önce kendi ayaklarıma bakıp şükrettim. Sonra etrafımdaki insanları izlemeye başladım. Siz hiç insanların gazilere nasıl baktığını gördünüz mü? Ben orada gördüm. Acıyarak ve iğrenerek baktılar. Saygı ve hürmeti görmedim ben gözlerinde. Kimse sırasını vermedi mesela. Utanarak kafasını başka yere çeviren ve sanki tek ayağı metal olan biri gayet normalmiş gibi bunu görmezden gelenlerle beraber o sırada bekledim. Ne utanç. Tek bir saygı ve hürmet duygusu görmeyi ummadım aslında. Bunun gelmeyeceğini biliyordum. “Neden ölmedin ki sanki”, “Bizim vergilerimizi çekecek” bakışları vardı orada. Ben bile tiksinirken o ne hissetmiştir kim bilir. Alışmıştır belki de. Çocukken koşup oynadığın bacağın bir sabah yerinde olmasa insan ne hisseder? Televizyonda “bizim için öldüler” diyen bir sürü paralı fahişe varken üstelik. “Sizin için bacağımı verdim orospu çocukları” dese ne derlerdi acaba? Ne derdik? Hızlıca işlemlerini yapıp giderlerdi bence. Herkes günahını biliyor. Bu yüzden bu sessizlik. Sessiz ve derinden işliyor tüm sistem. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde ilaçlardan daha çok silah yapıldığına eminim. Ne muhteşem bir tasarım! Belki de vahşi yaratıklarız ve bunun farkında değiliz. Yırtıcı hayvanların gözleri öne doğru evrimleşmiştir denir. Bu sayede mesafe ölçümü yaparlar. Avların gözleri ise iki yandadır. Biz tamamen ileri bakıyoruz.

1 Kasım

Bir çocuk vardı. Boş gezenin boş kalfası. ÖSS’ye hazırlanırken tanışmıştık. Ders aralarında apartman merdivenlerinde sigara içtiğimizi hatırlıyorum. Nasıl olduysa telefon numaram varmış. Aradı görüştük. Aslında yıllar önce tanıdığım kimle sonradan görüştüysem geçinemedim. Ya ben değiştim ya onlar. Konuştuk. Sevdiği kız Hacettepe Tıp’a girince bu ortada kalmış. “Kanka yardım et büye açayım” dedi. Kanka lafından hep irite olurum. İşi düşen insanların birbirine karşı kullandığı bir yağcılık cümlesi gibi gelir bana. Zaten buluşmaya eski kasa bir BMW ile gelince az çok durumu ve neler konuşulacağını anlamıştım. Bozuntuya vermedim. Biraz sohbet edip ayrıldık. Telefonu masaya ters koyması ve sürekli bildirim almasını saygısızlık olarak gördüm. Tam o an bir daha onunla görüşmeyeceğimin kararını vermiştim bile. Öyle de oldu. Sonra arabasını çarpmış galiba mesaj attı. Sıradan bir kızla sıradan bir düğünde de evlenmiş, internette gördüm. Büfeyi açabildi mi acaba?

4 Kasım

Komşuda polis vardı geçen gün. Bir şeyler olmuş. Biri mi kaybolmuş öyle bir şey. İlgilenmedim. Keşke bende başkaları gibi gazetelerin 3. sayfa haberlerine bakıp üzülsem, bar kavgasında öldürülen gencin failinin yakalanması için tüm ülkeyle beraber dua etsem. Ama yapamıyorum. Tarifsiz bir haz alıyorum bunlardan artık. Gazetelerde ilk açtığım sayfa bu tip haberler oluyor. Merakla ve büyük bir ilgiyle okuyorum o sayfayı. Cinayet haberi almazsam o gün moralim bozuluyor. Geberip giden herkes bunu hak etmiş gibi geliyor artık. Çok değiştim.

5 Kasım

Kapıcı ortalarsa yok ve birkaç gündür çöpleri de almadı. Bu adam sinirimi bozuyor. Üstelik sorularıma doğru düzgün cevap bile vermiyordu. Geçenlerde öylesine konuşmuş olmak için memleketini sorduğumda sessizliğinden ruhunun derinliklerini incittiğimi hissetmiştim. “Sıcak yerdir yazları çiçek kokar” dedi sadece. “Sıcak yer” ne demek ulan ayı. Yazın her yer sıcak şu ülkede. En büyük eğlencesi karısıyla sevişmek olan küçücük bir adam. Ne bekliyordum ki. Çok başım ağrıyor erkenden yatacağım.

9 Kasım

Vücudumda ara ara beliren morluklar ve çizikler için doktora gittim. Gece uyurken kendimi yaralamış olabileceğimi söyledi. Birkaç ilaç daha yazdı. Ne saçma bir teşhis. Tamam geceleri farklı odalarda uyandığım, halının üzerinde veya banyoda uyuduğum oluyor ama.. Belki etrafa çarpıyorumdur. İlaçlar kuvvetli olduğundan hissetmen zor olabilir demişti. Belki…

27 Kasım

Bugün pazar. Pencereyi güçlükle aralayabildim. İçeri giren ışıktan rahatsız olmuştum. Gözüm kamaştı. Tam o sırada arka bahçede oynayan çocukları gördüm. Komşunun piçi de oradaydı. Nasıl da mutlu. Ne zaman etrafta anne babası olmayan bir çocuk görsem usulca yanına sokulup uzaylıların onu kaçıracağından, gece akbabaların onu almaya geleceğinden, gerçek ailesinin onlar olmadığından falan bahsediyorum. Korkmaları için değil. Tepkilerini merak ediyorum. Anne babası ne zaman yanına gelse çocuğun bu donukluğuna bir anlam veremiyor. Anlatsa da kimse bir çocuğa inanmaz.

3 Aralık

Twitter’da gündeme bakıp yorumlar yapıyorum birkaç gündür. Genel olarak herkes ne derse o yönde yürütüyorum tarzımı. Bu sayede paylaşılıp çoğalıyor. Bir taktik gereği yapıyorum bunu. Şimdilik söyleyemem. Bir planım var.

13 Aralık

Bir oyun kurdum dün gece. Aslında haftalardır aklımda. Neden nefes alamadığımı, neden boğulduğumu biliyorum artık. Ve tedaviyi de. Takip ettiğim kişiler içinden bir oyun oynamaya karar verdim. Takip etmeyi sanallıktan çıkaracağım. Onu gerçekten takip edecek, onun hayatını yaşayacağım bir günlüğüne. Kim olduğunun hiçbir önemi yok. Benim onu seçmem yeterli. Bir kıstasım yok. Herkesten her görüşten insanı takip edebilirim. Bu tamamen o ana kalmış bir şey. Elemelere başladım bile. Bu çok yaşlı, bu fazla genç, bu kıvırcık saçlı gibi bazı sebeplerle elemeler yapıyorum. Sona kalacak kişi ilk avım olacak.

28 Aralık

Sanırım bu sefer buldum. Birkaç kötü denemem oldu. At yarışı bayiinde ve manikürcüde biten birkaç takipten sonra ilk avımı gerçekten buldum. Zevklerini ve okuduğu yazarları bildiğimden ve biraz ünlü olduğundan facebooktan adresini bulmam zor olmadı. Yaşadığı şehirden çalıştığı yere kadar her şey var o sitede. Sıradan bir tip aslında. Pek bir ayrıcalığı yok. Herkes ne derse onu diyen birisi. Birkaç kez beğenmediğim şeyler de paylaştı. Bu sebeple tüm elemelerimi geriye o kalacak şekilde yapmış da olabilirim. Bilmiyorum. Hazırlıklara başladım. Başka bir şehire gitmem gerek. Salondaki duvarda garip isimler gördüm sabah. Pucca, B. A., H. H., T. K. ve birkaç kişi daha. Hepsinin yanına atılmış birer tik. Anlam veremedim. Bu isimler neden oradaydı? Ve bunları salonuma kim yazdı?

29 Aralık

Farklı bir kimlikle bilet alıp avımın yaşadığı şehre gittim. Ucuz bir otelde sıradan bir pazarlamacı görüntüsü çizerek kalmaya başladım. Hatta bu oyuna o kadar kaptırdım ki kendimi resepsiyondaki kişiye birkaç katalog ve kartvizit bile bıraktım. Elbette farklı bir isme ve şu an olmayan bir firmaya ait. Taksiciye adresi verince şıp diye çalıştığı yeri buldum. Merkeze yakın bir binadaydı. Etrafta biraz oyalandım ve mesai saatinde iş yerinin önüne gidip beklemeye başladım. Bankta oturup gazete okuyormuş gibi yapıyordum. Bir yandan gözlerim ufukta onu bekledi. Kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Gelen birkaç kişiyi ona benzetsem de o olmadıklarını anlamam uzun sürmedi. Ve sonra saat 9 gibi geldi. Bu saate kadar uyumuş piç. Öfkem biraz daha arttı. Akşama kadar oralarda oyalanmam gerekiyordu. Güvercinlere simit atıp, birkaç çocuk sevdim. Dikkat çekmemek için fazla göz önünde olmamaya dikkat ettim. Özellikle güvenlik kameralarının olduğu yerlerde kafamı hiç kaldırmadım. Sırf bunun için şapka bile getirmiştim yanımda. Öğle arasında ucuz bir tavuk döner yedim. Zaman nasıl geçti anlamadım. Saat 5 olmadan iş yerinin önüne geri geldim ki beklediğim gibi işe gelmek için hiç acele etmeyen bu tip mesai bitince koşarak eve gidiyordu. Takip ettim. Yakınlarda bir kafeye geçti. Bende yan masaya oturdum. Biraz sonra birkaç arkadaşı geldi. Ne söylediyse ondan istedim. Çakmağı olduğu halde ateş isteyen birine yokmuş gibi ağır davranması ve bu sırada başka birinin çakmak uzatması sinirimi bozdu. Tembel ve ahlâksız biriydi bu. Kesinlikle sanalda göründüğü gibiydi. 1 saat kadar dizilerden bahsettiler. Check-in yapıp fotoğraf çektiler. Sıkıntıdan şişmiştim. Bir an önce evine kadar ulaşıp oyunumu bitirmek istiyordum. Arkadaşlarıyla öpüşüp bahşiş bırakmadan ayrıldı. Hepsini minik defterime not alıyordum. Birkaç sokak yürüyüp bakkala girince istemsizce peşinden girdim. Esnafla neler konuştuğunu duymak ve kafamda bir resim çıkarmak istiyordum belki. Bilmiyorum. Bildiğim şey 1 pastörize az yağlı süt ve 3 yumurta almak için 100 lira uzattığıydı. Öfkeden kuduruyordum. Etrafta kesici ve delici bir şeyler aradım. Bulamadım. Bakkala yaptığı bu hakareti kabul edemedi bünyem. Piçe bak! 100 lira veriyor 3 liralık şeye. Sen kimsin dercesine yani. Ben bakkalda para bozdurmak için gittiğimde bile en az %20 sini harcarım kural olarak. 100 lira mı bozacağım mesela en az 20 lirasını harcayarak yaparım bunu. Bu temel insani bir kural ulan. Bunu bilmiyor olamaz. Ama o kadar kendi dünyasında bencilce ve içsel arzularıyla yaşamış ki bu orospu çocuğu bunları asla kafaya takmamış. Empati yoksunu gavat. Emekçi düşmanı. Duvarında veresiye teklif etmeyiniz yazan çok az şey alıp çok az şey satan bir adama bunu yapamazsın. Buna hakkın yok! Bayramlarda çocuklara da harçlık vermediğine eminim. Hatta işi düşmediği kimseye selam bile vermez bu. Ne ara bakkaldan çıktı bilmiyorum. İçecek seçiyormuşum gibi yaparken dalmışım. Arayı açtı gibi geldi. Bakkaldan bir şey alıp çıkmakla, olmayan bir şeyi sorup çıkmak arasında kaldım. Para üstü işi zaman kaybettireceğinden olmayan bir şey sormak geldi aklıma. Nasıl olduysa sigara bölümündeki boşluk gözüme çarptı. Çok satılanlar genelde kolay yetişebilmek için alt tarafta olur. Orada bir boşluk vardı. Diğerlerine hızlıca göz gezdirip eksiği buldum. “Winston soft var mı?” diye sorunca “Maalesef” cevabıyla üzülmüş gibi ağzımı ekşittim. Hemen oradan çıkıp adamın peşine düştüm. Çok uzaklaşmamıştı. Yavaş yürüyordu piç. Birkaç sokak sonra apartmana vardı. Girişinde şifreli dış kapıyı görünce bir süre “eyvah” dediğimi hatırlıyorum. Uzaktan el hareketlerini izlemek dışında pek bir şansım yoktu. Hangi tuşlara bastığını o mesafeden göremezdim. Şifreyle beraber kapıdan içeri girdi. Sanki eli pek oynamamıştı. Aynı hizada bir şifre olmalı diye düşündüm. Genelde böyle apartmanlarda ortalama zekalı insanlar kaldığından şifreleri unutulması mümkün olmayan şeyler seçerler. 1111,1234, 1453 gibi. Bazen de trafik plaka kodunun tekrarlı yazımı olur. Nadiren ama. İlk denemem 1234 oldu. Ve bingo! Açıldı. Hemen bulunduğu kata çıkmalıydım. Hangi dairede yaşıyordu ki? Asansörün üst kata doğru çıktığını gördüm. Kaçta duracak diye bekledim. 4. katta durdu. 4. kata merdivenlerden sessizce yürüyerek çıkıyordum ki çıkarken 3. kattaki bir komşusunun gelişigüzel dışarıda bıraktığı ayakkabılar dikkatimi çekti. Onları çiftleriyle eşleştirip yan yana düzene soktum. Devam ettim. Kata geldiğimde hangi daire diye düşünürken dışarıda duran anahtarlığı gördüm. Kocaman bir tüylü fare sallanıyordu. Anahtarı kapıda unutmuş gerzek. Ellerinde poşet olunca genelde olan bir şey. Ama komşunun da olabileceği geldi aklıma sonra. Gerçi komşusunun olsaydı bu gerzek bu anahtarı görürdü ve onu uyarırdı diye düşündüm. Çünkü kocaman bu tüylü anahtarlığı görmemek imkansızdı Dolayısıyla kendi anahtarı olmalıydı. Hafifçe tıklatmış olmak için kapıyı tıklattım. O an gelse “anahtarınızı unutmuşsunuz” derdim ve giderdim muhtemelen. Gelmedi. Neden bilmiyorum kapıyı araladım. Aslında oyun burada bitmeliydi. Görev tamamlanmıştı. Yapamadım. Duramadım. İçeri doğru yavaşça girdiğimde telefonla konuşuyordu salonda. Birden ayakkabılarımı silmediğimi fark ettim. Geri geri gelip paspasa ayaklarımı sildim. Koridorda bulunan vestiyerdeki aynada bir süre yüzümde traş olurken kestiğim yaraya baktım. İyileşmiş gibiydi. Vay be neler var dedim kendi kendime yine. Elimi yalayıp yaraya sürdüm. Kendi kendine tedaviye inanırım. Bir süre mutfakta takılmam iyi olacaktı. Salondaki saksıda kamkat ya da benzeri minyatür portakal ağacından olmalıydı. Kokusu mutfağa kadar geldi. Sanki bir refleks gibi bulaşık eldivenlerini giyiyordum bu sırada. Telefon konuşmasının bitmeye başladığını fark ettim ve hemen salona doğru yürüdüm. Ona topuklarıma basarak arkasından yaklaşmaya başladım ve bir önceki gün farklı şehirden neden aldığımı bilmediğim ipimi hazırladım . “Tamam aşkım görüşürüz” lafını duyar duymaz üzerine çullanmış olmalıyım. Kopuk kopuk her şey. Belki yerde de mücadele ettik. Bilmiyorum. İpi boğazına doladım ve sımsıkı sıktım bunu hatırlıyorum. Gözleri kanla dolup yüzü kıpkırmızı olmuştu. Salondaki zevksiz renklere sahip shaggy halı üzerinde debeleniyordu piç. Tek başına mı beğendi bunu acaba. Yoksa o telefonda konuştuğu sevgilisi ile mi almıştı? Hatta kız bunu beğendi diye hiç sevmese bile “bence de güzel aşkım” demiş bile olabilir. Tipi buna yatkın. Güçlü biri değildi. Elleriyle arkada beni tutmaya çalışıyordu ama sırtının tam ortasına kafamı yasladığımdan o bölgeye erişemedi. Boğazını sıkarken hiç zorlanmadım. Ters açısında kalıyordum. Bana müdahale etmesi oldukça zordu. Ayaklarımı ayaklarına dolamıştım bile. Ağırlığımı üzerine verdim. Boğazını tüm gücümle sıkarken bir yandan da neler olduğunu çok merak ediyordum. Kalp atışları nasıl azalıyor, ciğerlerinin kaçta kaçı havayla dolu, nefes alırken mi yoksa verirken mi yakalamıştım onu, bina aidatları ne kadar gibi bir sürü soru kafamda döndü durdu. Ama bir konu üzerinde dururken başka yere odaklanmama kuralım vardı. Ve bu kuralı bozamazdım. Bu sırada fanustaki kırmızı Japon balığıyla göz göze gelip “bak nasıl da sahibini gebertiyorum” dedim içimden. Öfkeden gözlerini kocaman açıp kudurmuş gibiydi. Sahibini öldürüyor olmamdan hoşlanmadı sanki. Aç kalacağını anlamıştı. Balıklar göründükleri kadar aptal değil. Dakikalarca nefesinin kesilmesini bekledim. Son ana kadar direndi piç. Hareketleri azaldıktan sonra bile numara yapacağını düşünüp sağlama almak için biraz daha sıktım. Bu zavallı hali hoşuma gitmedi. İş bitti gibi ama ne hissedeceğimi tam olarak bilemiyordum. Panik halde oradan oraya koşacak mıydım yoksa eserimle övünecek miydim? Ne yapmalıydım? Üzerine biraz düşünmek istediğimden ve belki de karnım acıktığından mutfaktaki buzdolabını açıp bir şeyler aradım. Buzdolaplarında ozon delici freon gazı yerine (ki genelde f-11,f-12 diye adlandırılırlar) artık tetrafloraetan kullanılıyor. Eski bir okul bilgisi. Bir tencere makarna ve bolca konserve vardı. Makarnayı ısıtmaya üşendiğimden meyveliğe baktım ve bulduğum eski bir havucu kemirmeye başladım. Mutfağı inceleyerek havucu yedim. Bir de meyveli yoğurt. Zevkli piç orman meyveli seviyor. Salona döndüğümde bir terslik var gibi geldi. Sanki hareket etmişti. Koyduğum şekilde durmuyordu. Gidip biraz daha gırtlağını sıktım. Gözlerini çay kaşığıyla çıkarıp kulaklarını kesmek geldi aklıma. Nedense vazgeçtim. Ağzına peçete sıkıştırmakla yetindim. Sonra “bu kadar mıydı yani” diye düşündüm. Artık cinayet sonrası kurbanlarını parçalayan insanları anlayabiliyorum. Kesmiyor öldürmek çünkü. Bu basitlik yeterli gelmiyor. Çok mantıklı. Ama böyle şeyler yapacak zamanım yoktu. Sonra her katilin bir simgesel öldürüş şekli olduğu aklıma geldi. Benim de olmalıydı. Soymaya başladım onu. Üzerindeki her şeyi çıkarttım. Yo yo hayır tecavüz etmedim. Yani etmemişimdir heralde. Ama üzerine su dökmüş olabilirim. Cenin pozisyonunda olmasını istedim sadece. Doğduğu gibi ölmeliydi. Bir fenomene yakışır şekilde. Keşke bir anne rahmim olsa diye düşündüm. Aklıma bu dev çöp torbaları geldi. Mutfakta aradım ama bulamadım. Bakkala gidip 1 tane aldım. Pembe renk ve kokulu olmasını özellikle istedim. Poşetin içine yerleştirmekte zorlanınca mutfaktan büyükçe bir tava getirip tüm kemiklerini kırmaya çalıştım. Hepsini kırdığımı söyleyemem ama baya bir çıtırtı sesi duydum. Daha yumuşamış olsa gerek kolayca poşete girdi. Sonra cenin pozisyonunu düzelttim. Aklıma evi kurcalamak geldi. Yatak odasından oturma odasına kadar her yeri kurcaladım. Bu salak buraya parasını koymuştur, burada kesin tapu vardır dediğim her şey tahmin ettiğim yerlerde çıktı. Gerek merakımdan gerek polisi şaşırtmak istediğimden fazlaca dağıtarak her yeri didik didik ettim. Altınların saksılara saklandığını okumuştum. Bu yüzden saksıların topraklarını boşalttım. Polis profesyonel bir hırsız olduğumu ve bu işte uzman olduğumu düşünsün istedim. Hedef şaşırtmacaydı amacım. Pencerelerden birini açtım. Çürürse diye kokusunu bastırması için etrafa çamaşır suyu boca ettim. Sonra birden aklıma bu çiçekleri kurbanımın yanına koymak geldi. 4 tarafına çiçekleri yerleştirdim. Enfes bir görüntü. Çilekli pasta gibi. Ortada pembe büyük bir dilim etrafında mumlar. Aslında buna benzemiyordu. Her neyse. Yaşam ve ölüm temasını beraber içeriyordu işte. Ne bulduysam değerli para, altın hepsini yanına koydum. “Bunlar için miydi her şey” dercesine yani. Kendimle gurur duydum. Modern insanlık, tüm tek tanrılı dinler ve bakire Meryem adına. Ne güzel oldu işte dedim. Baş ağrım geçti. Kendimi çok iyi hissediyordum artık. O ilk andaki panik bir anda yok oldu. Nedense biraz konunun uzağından bakmak istedim olan bitene. Eve girecek olan polis, kız arkadaş ya da komşu her kimse o ilk neleri görecekti diye ufak bir analiz yaptım. İlk görecekleri şey zorlanmadan açılan kapı, paspaslar, koridor, sonra mutfak, bakkal poşetleri ve fiş olacaktı muhtemelen. Bakkalın verdiği para üstü fişte yazıyordu. Cebindeki paranın bir kısmını bıraktım. Böylece polis tamamının neden alınmadığına kafa yoracaktı. Bir kağıt içine ilkokulda nefret ettiğim çocukların adını yazmak geldi aklıma. Uğraşsın dursun pezevenkler. Salon duvarına da ketçapla bazı harfler ve işaretler çizdim. Bazılarını okuduğum eski bir Mısır tarihi kitabından hatırladım. Amacım yine kafa karıştırmaktı. Daha fazla oyalanmadan dış kapıdaki paspasta bir delil bırakacağım endişesi ile onu kolumun altına alarak tam apartmandan dışarıya çıkmıştım ki, bir şey unuttuğumu fark edip geri döndüm. Japon balığı! Yem yemezse ölebilirdi. Fanusuyla beraber yanıma aldım.. Paspasları başka bir apartmanın girişine bırakıp otele geri döndüm.

1 Ocak

Birkaç gündür gazetelerdeydi gözüm. Haberlere çıkacak bir işti çünkü. Göremeyince telaş yaptım. Taksim’deki yılbaşında gerçekleşen taciz olaylarından bahsediyordu tüm siteler. İnternet kafeye gidip haberleri arayınca ancak bulabildim kendi haberimi. “Ünlü fenomen evinde ölü bulundu” diye vermişler. O yaratıcı ritüele böyle sıradan bir isim koymuş orospu çocukları. Bunu bilerek yapıyorlar. Cinayetlerin çekici kılınmaması için en güzel ayrıntıları daima atlıyorlar. Gerçeği ve bunun verdiği hazzı çok az insan biliyor. Bu sıradan haberi veriş tarzları o kadar sinirimi bozdu ki klavyeyi kemirmemek için kendimi zor tuttum. Derin nefesler alıp tekrar sakinleşene kadar tavana baktım. Haber aynen şöyleydi:

twitter_fenomen

“…kendisinden 2 gündür haber alınamayan 28 yaşındaki ünlü internet fenomeni evinde ölü olarak bulundu. Polis her yerde katil zanlısını yakalamak için geniş çaplı araştırma başlattı. Uzun süredir birçok fenomen evinde boğularak vahşice öldürülüyor. Polis olayın bir seri cinayetler dizisi olmasından şüpheleniyor. Kısa sürede olay yerine gelen fenomenin yakınları yaşadıkları şoku atlatamadılar. Sevgilisi Aylin cenaze evinden çıkartılırken sinir krizi geçirdi. Fenomenin yakın arkadaşı olan Orçun ise tabuta sarılarak uzun süre ağladı. Birkaç aydır yaşanan bu seri cinayetler sonrası fenomenler korku içinde evden dışarı adım atamıyor…”

3 Ocak

Cenaze otopsi için birkaç gün bekletilmiş olmalı. Uzun sürdü çünkü. Daha öncekiler bu kadar sürmemişti. Meraklandım. Neyse ki haberlere cenaze için verilen yerin adını yazmışlardı. “Öğle namazını müteakip defnedilecek” haberini okurken gülümsediğimi hatırlıyorum. Mutlu olmuştum. Tüm gece oyuncak bekleyen çocuklar gibiydim. Sabah erkenden kalkıp oraya gitmekti planım. Ancak aynı isimde birkaç cami daha olduğundan doğru camiyi bulmakta zorlandım. Cenaze kalabalıktı. Ön saflarda yer bulamadığımdan arkalara geçebildim ancak. Altında “Unutmadık unutturmayacağız” yazan ve vesikalık fotoğrafının olduğu siyah beyaz kağıtlardan dağıtıyorlardı. Birkaç tane aldım. Birini yakama iliştirdim. Diğerlerini o düşerse diye cebime koydum. A4’lerin kesilip çoğaltılmasıyla fazlaca ve özensizce basıldığı belli kağıtlardı bunlar. Bu ciddiyetsizlik hoşuma gitmedi. Sonra eski bir arkadaşımı gördüm cenazede. O da beni gördü. Hayret ettim. Ama ikimiz de tanımamazlıktan geldik birbirimizi. Belli ki “çok değişmiş tanıyamamış olma ihtimalim var” diye düşündük. İkimizde aynı şeye sığındık. Gereksiz ve öylesine bir sohbetten bu sayede kurtulduk. Bildiğim tek duayı okuyarak bitirdim namazı. Tabuta omuz vermezsem ritüel tamamlanmaz gibi geldi. Necip Fazıl’ın bahsettiği 4 inanmış adam gibi omuzladık tabutu. Soranlara lise arkadaşım diyip kestirip atıyordum. Kimse lisenin adını sormadı. Hem neden sorsunlar ki. Kazılan mezar yerini görünce biraz üzüldüm ama. Uzun zamandır ilk kez bir şey için üzüldüm sanıyorum. Bir gece önceden yağmur yağdığından toprak ıslanmış ve bu yüzden rugan ayakkabılı mezarcı akşam onları temizlemek zorunda kalacaktı. İnsan neden hava durumuna bakmadan cenaze işleriyle uğraşır ki. Ahmak. Allahtan bu işi isteyerek yaptığı her halinden belli adamlar vardı etrafta. Daha en önde kazma tutuşlarıyla bu sorumluluğu taşıyacaklarını belli ettiler. Hatta birkaç tanesini kazmayı okşarken bile gördüm. İki kişi mezara insin dendiğinde herkes yarışır gibiydi. Ben, ben, ben… Şanslı iki kişi mezara indi. Kazma işi biraz uzadı etrafta mezar taşlarıyla birkaç sayısal oyun oynadım. Doğum ve ölüm tarihlerine bakıp yaşlarını hesaplıyor sonra buna denk gelen plakanın şehrini bulmaya çalışıyordum. 66 Yozgat, 69 Bayburt, 79 Kilis… Bilemediklerimi google dan çaktırmadan aratıyordum. Neyse ki kazma işi bitti. İşleri bittikten sonra mutluydular. Bir görevi daha yerine getirmiş olmanın mutluluğu. Birini daha gömdük dercesine bir sevinç. Bu duyguyu biliyorum. Yaptığım şeye sonuna kadar inanıyorum. İmamın 5 vakit namaza inandığı kadar. Bir yerlerde Tanrı adına öldürülen insan sayısı başka sebeplerle öldürülen insan sayısından fazla diye okumuştum. Benim olayımda en az suçlu Tanrı. Ona dair bir şey beslemiyorum. Beni ne kadar seviyorsa ben de onu o kadar seviyorum. Okul tiyatrosunda dandik bir oyunda oynayan oğluyla gurur duyan babalar gibi beni izlediğine eminim. Gururlanmış mıdır benimle acaba? Yoksa önemsememiş midir? Önemserse şımarırım diye mi düşünüyor yoksa. Belki de. Şımarmamam ve daha iyilerini yapmam içindir bu. Sana ve eserlerine layık olmaya çalışacağım. Hikmetini esirgeme bizlerden. Bizleri koru. Amin.

Cenaze sonunda oradan üzgün bir şekilde ayrılırken garip bir şey oldu ve yanıma iyi giyimli biri yaklaştı. Biraz etrafını kolaçan ettikten sonra “Sen de bizdensin” diyerek bileğime yapıştı. Gözüme hayranlıkla karışık sevgi ile bakıyordu. “Biz büyük bir tarikatız. Yaptığın her şeyi biliyoruz.” diyerek fısıldadı. Şaşkınlıkla “e yani” der gibi baktım. “Yüzlerce üyemiz var. Akşamları toplanıp işlerimizi birbirimize anlatıyoruz. Bize katılmalısın” dedi. “İlgilenmiyorum” diyerek kestirip attım. Üzgün bir halde yanımdan ayrıldı. Adamı bir daha görmedim.

 

 

 

Babalar ve Oğulları

Biz erkekler babalarımızla büyürüz. Onlardan görürüz her şeyi. Doğduğumuz ilk günden son güne kadar babalarımızın kötü birer kopyasıyız aslında. Onlara benzeriz, zorla benzetiliriz. Onların kalan rolünü oynarız hayatta. Hayata dair her şeyi, iyi ve kötü yönlerimizi onlardan alırız. Bir yerlerde okumuştum 5-6 yaşına kadar tüm karakterimiz oluşurmuş. Onun üzerine çok bir şey koymıyoruz demek ki. Yaşlandıkça yüzeyselleşip, hayatın zorluklarıyla baş ettikçe de mutsuzlaşıyoruz demek ki. Bence burada kilit rol aile. O minik kalabalık yer. Huylarımı senden aldım değil mi baba?

Çekiç tutmayı, çivi çakmayı, araba sürmeyi, kadınlara nasıl davranacağımızı, yemeği nasıl yiyeceğimizi, bir şeyleri tamir etmeye çalışıp “bu parça fazla” demeyi ve bunu insanlara yutturmayı, yalan söylemeyi, hatta küfretmeyi… Hepsini babalarımızdan öğreniriz. Ki zaten uzunca bir süre her şeyin en iyisini yaptıklarını ve tüm soruların cevaplarını bildiklerini düşünürdük. Zamanla gerimizde kalıp bizim o genç, hırçın ve bilmiş sorularımız altında gururla ezildiler. O sorunun cevabını biliyordun değil mi baba?

Babalar en büyük güçtür. Her ne olursa olsun, ne kadar kavga edersen et, babanın arkanda bir yerlerde olduğunu bilirsin. Düşersen seni kaldıracaktır hemen. Tam arkandadır, nefesini hissedersin ama ne zaman arkanı dönsen yok olur. Bu biraz üzer, moralleri bozar. Zayıf olmamamız için, hayatın zorluklarına karşı güçlü kalabilmemiz için yaparlar bunu. Tam düşeceğimiz an gelip bizi kaldırırlar. Ne erken, ne geç. Bahçede top oynadığımız zamanlar ne zaman babamın pencerede sigara içmeye çıktığını görsem toplara daha sert vururdum. Beni görmesini ve ne kadar kocaman bir erkek olduğumu göstermeye çalışırdım. Beni izliyordun değil mi baba? Mahallenin büyük abilerine attığım o golü gördün, değil mi?

Eski dizilerin bir ruhu vardı, bir sıcaklığı, içtenliği. Artık öyle diziler yok baba. Çekilmiyor. Bir şeyler ilerlerken birçok şey geriliyor gibi geliyor. Aptal, süslü kızlar lüks villalarda ego mücadelesi veriyor. Tek bir odada diyaloglarla geçen, hiçbir davası olmayan salak diziler hepsi. Belki de bunu hak ediyoruz, bilmiyorum. Bildiğim şey bölüm başı milyonlar kazanıyorlar. Uzun zamandır televizyonda bir şeyler izlemiyorum. Sen hep öyle derdin “zamanı boşa harcama”… Süper babayı hatırlar mısın baba? Fiko, Nihat ve Deniz’i, alkolik baba ve milli piyango satıcısı dedeyi. O eski güzel diziyi yani. Kim unutabilir ki, öyle ya. Komik ama sana bir sır vereyim mi? Oradaki kıza her yaşıtım gibi ben de aşıktım. Ama şimdi birden adını hatırlayamadım. Neyse zaten konu bu değildi. Şarkısı, şarkısı güzeldi. Onu diyecektim. O dönem çok eve gelmezdin, gelsen de görüşemezdik. Sen çok geç gelirdin, bense sen kalkmadan kalkıp okula giderdim. Hiç soramadım. Sen de sever miydin baba o diziyi?

Sevgisini göstermeyen nesildi eski kuşak. Teknolojiyle çok geç tanışmış, bize uzak bir nesil. Ezilmiş, çalışmış, batıp çıkmış, yorgun, nasırlı elleri olan adamlar. Hiçbir fırtınanın deviremediği dev gemiler gibi güçlüydüler. Bu yüzden sevgi gösterme konusunda pek iyi değillerdi. Gecekonduda oturduğumuz günleri hatırlarsın değil mi baba? Peki, Ozan’ı hatırlar mısın? Komşunun oğlu. Ne zaman o piçin kafasını okşasan öfkeden kudururdum. Biz bahçede oynarken onun kafasını okşar, benim yanıma gelince bana sadece öğüt verirdin. Uslu durmamı, dürüst olmamı söylerdin. Ve ben hepsini olurdum. Herkese gülücükler dağıtırken bana sadece yaramazlık yapmamam gerektiğine dair ufak nutuklar atardın. Sırf komşulara ne kadar disiplinli biri olduğunu göstermek için. Biliyor musun baba, o piç görmeden oyuncaklarını atardım kuytu köşelere, misketlerini başkalarına dağıtırdım, arkadaşlarıyla arasını bozardım. Tüm tasolarını kaybetmesi için dua ederdim o piçin. Onla daha bir hırsla oynardım. Ama yine de belli etmezdim, arkadaşımdı. Ve o yaz arka bahçedeki kiraz ağacında kalan yavru kediyi ben kurtardım. O korkak piç değil. Köpekten kaçmış olmalıydı. Onu oraya çıkıp ben aldım. O zaman ki en büyük başarım buydu. Beni görmüştün değil mi baba? Cesaretimi gördün?

Babalarımıza dair hatırladığımız her şey yarım yamalak çocukluk anıları olur genelde. Bir yaştan sonra da yavaş yavaş silinmeye başlar. Parasızlık ve yokluk içinde belli belirsiz şeyler benimkiler. Yeni gelen renkli televizyon, siyah plastik polis arabası, ilk kırmızı balık… Ufak hatıralar halinde zihnimizden geçen kısa filmler hepsi. Ve ilginç bir şekilde kötü olan hiçbir şey yok içlerinde. İyiliğe ve güzelliğe dair şeyler. İnsan sadece mutlu olduğu anları hatırlıyor. Babalarımızın aldığı oyuncaklar en değerli şeylerimizdi o dönem. Arkadaşlar arasında birbirimize çaktırmadan nispet yaptığımız simgeler, özel hazinelerimiz. Bisikleti çok beklemiştim ama olmamıştı. Biliyorum baba paran yoktu. Olsa en güzelinden alırdın. Alırdın değil mi baba? Bmx hani koldan 3 vitesli.

Herkesin babalarıyla hikayeleri ve anlatacak anıları oldu. Çok anlattılar ve çok dinledim. Sen meşguldün değil mi baba? Yoksa bir şeyler yapardık. Hayır hayır, o Amerikan filmlerindeki gibi balığa gitmekten bahsetmiyorum. Böyle şeyler asla yapmazdın. Daha sıradan, daha bize özgü şeylerden bahsediyorum. Pikniğe giderdik belki, her sıradan Türk ailesinin ritüeli olan mangal yakmanın inceliklerinden bahsederdin bana. Çıranın yanışıyla beni şaşırtırdın. Ve belki dertleşirdik. Anlatacak bir şeylerin muhakkak vardır. Sen anlatırdın ben dinlerdim. Zaten bildiğim şeyleri bana anlatır ilk kez duymuş gibi şaşırırdım numaradan. Fark etmezdin değil mi baba? Seni kandırmama izin verirdin?

Aslında planların gayet basitti. Okulu bitirecek, askerliği yaptıktan sonra sıradan bir işte çalışacaktım. Sıradan bir kadınla evlenecek, sıradan çocuklar yapacaktım. Erkek olana senin adını verecektim hatta. Sonra sıradan eşim ve sıradan çocuklarımla beraber sıradan aile gezileri yapacaktım yazları. “Bu sene Marmaris soğuk”, ” Ayvalık çok güzel”, “Bodrum gibisi yok” cümlelerini kuracaktı sıradan iş arkadaşlarım. Sıradan bir şekilde yaşayıp, sıradan bir şekilde ölecektim. Planların buydu değil mi? Bu seni mutlu ederdi. Ama beklediğin gibi olmadı hiçbir şey. Beni anlayışla karşılıyorsun değil mi baba? Seni üzmedim?

Geç gel baba, sadece pazar günleri evde uyurken göreyim seni. Hiç önemli değil. Bisiklete de ihtiyacım yok artık. Uyurken ninni okunacak yaşı da geçtim. Zaten ninni bilmezdin. Buralarda olduğunu bileyim yeter. Ben her şeyin üstesinden gelirim. Bir şeyler yapalım diyemem, hadi maça gidelim diyemem, bu zor gelir. Ve evet baba keşke gelsen. Belki bir şeyler yapardık. “Görüşürüz” diyerek sabahları evden çıkar, akşam iş dönüşü yine farklı odalarda televizyon izleriz. Herkes gibi.

 

Suriye’de Neler Oluyor?

Herkes yıllardır bunu soruyor. Suriye’de neler oluyor? En azından vicdanlı olanlarımız soruyor. Kimimiz ya ne olduğunu biliyor ya da ne olup bittiği hakkında zerre bilgi sahibi değil. Bu yüzden kendi görüş açımlar anlatmaya çalışmak istiyorum. Tek tek cevap vermek ve açıklama yapmak oldukça yorucu. Zira birkaç video paylaşınca “böyle olduğunu bilmiyordum” diyen insanlar görüyorum. Olmasın. Herkes safını net bir şekilde seçsin istiyorum. Elimden geldiğince tabi. Seçim onların. Benim açımdan Suriye büyük bir turnusol oluyor. Bu iyinin ve kötünün birbirine karıştığı dumanlı yerde insanlık ve vicdan safını seçenleri çok daha iyi seçebiliyorum. Tabi kimseye genel insani değerleri öğretmek ve iyi bir insan yapma derdim yok. Sadece borçlu hissediyorum.

Hepimiz biliyoruz ki bölge paylaşılırken İngilizler tüm coğrafyayı mezhep temelli olarak ters kodladı. Yani çoğunluğu Şii Irak Sünni Saddam tarafından, çoğunluğu Sünni Suriye ise Nusayri Esad ailesi tarafından yönetildi. Kürtler ise 4 ülkeye birden sıkıştırıldı. Ne olabildiler ne gidebildiler. Tabi onların hikayesi çok başka. Yani çoğunluğu azınlığa yönetme taktiği batı medeniyetinin en sevdiği yöntem. Çoğunluğu Hutu olan Ruanda’da yönetimi Tutsilere vermeleri gibi. Bu sayede bölgeler daima operasyona açık bir halde bırakıldı ve istedikleri zaman istedikleri kadar müdahale edebildiler. Çoğunluğu oluşturan halklar azınlıklar tarafından ezildi. Sünniler Suriye’de, Şiiler Irak’ta. Böylece birbirlerine öfke ve nefret dolu kitleler yaratıldı. Bir kısmın iktidarı kaybetmeme arzusu ve diğerinin ona karşı beslediği kin yıllar boyu yetecek kadar öldürme sebebi üretti.

Hızlı geçelim. Saddam Halepçe’de Kürtleri, baba Esad ise Hama’da Sünnileri katletti. Hapishaneler, işkenceler, tecavüzler… Kendi içinde bunlar yıllarca sürdü. Ve biz hiçbirini görmedik.

Aradan yıllar geçti. Ve 2010 yılına geldiğimizde Arap baharı ile çete devletler sayesinde kontrol altında tutulan bölgelerin halkları diktatörlerine ayaklandı, isyan etti. Dünyanın en haklı isyanıydı belki de. Dalga dalga yayılan devrim hareketleri en sonunda Suriye’ye ulaştı. Zaten bir kıvılcıma bakıyordu her şey.

Peki siz Suriye’de hey şey nasıl başladı biliyor musunuz? 13 yaşında bir çocukla. 2011 yılında. Hamza El Khatib adında bir çocuğun mahallesinin duvarına “Esad gidecek” yazmasıyla. Yerleşim yerindeki küçük çaplı bir gösteri sonrası Suriye ordusu tarafından arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı ve 1 ay sonra cesetleri ailelerine geri verilir.

hamza-hatib-iskence-al-khatib-torture

tamer-es-sarey-iskence-al-khatib-torture

Bu çocukların ölümü sembol oldu. Sonrasında onlarca miting yapıldı. http://www.theglobeandmail.com/news/world/how-a-13-year-old-became-a-symbol-of-syrian-revolution/article4260803/

2011 yılında Hama’da gerçekleşen dev miting.

Bu sırada bölgeden gelen bilgi kırıntıları yüzünden Türkiye Beşşar Esad ile görüşerek “serbest seçimlere gitmesi gerektiğini” ni söyledi. Bölgeden gelen istihbaratlar buranın karışacağı yönündedir çünkü.  http://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/08/110809_davudoglu_esad.shtml

Dikkat edin!  Türkiye Suriye’ye heyet gönderdiğinde daha ortada bir katliam kanıtı yok. Rejim hapishanelerinde işkence vs elbette var ama buna dair bilgiler çok az. Fotoğraflar birkaç yıl sonra sızabildi ancak. Buna rağmen tüm dünya Esad’ın gitmesi gerektiğini söylerken bugün ‘mezhepçi’ diye suçlanan Türkiye “Sorun siyasal olarak çözülebilir savaşa gerek yok” diyordu. Ki bence en büyük hatası bu oldu. 2 yıl önce ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığı ülkeye karşı düşmanlık beslemiyordu yani. Sadece olacakları önceden gördü ve uyarısını yaptı. http://www.mfa.gov.tr/turkiye—suriye-ydsik-1_-toplantisi-ortak-bildirisi_-22-23-aralik_-sam.tr.mfa

Bu toplantının olduğu dönemlerde Türkiye ‘eksen kayması’ tartışmalarını yaşıyordu. Suriye ve komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmak seküler kesimi oldukça rahatsız ettiğinden olsa gerek şimdi çok sevdikleri Beşşar Esad’dan o dönem nefret ediyorlardı. Doğu’ya ait her şeyin ettiği gibi. İslam, ana babaları, her şey. Sevmiyorlar ve sevmeyecekler. Modernite bombardımanında ağır yara aldılar ve akıllarını kaybettiler. Onları suçlamıyorum.

Rejim bu sırada bu eylemlere katılan, destek veren bulabildiği herkesi hapishanelerde işkence ile öldürüyordu. Fotoğraflanan ve etiketlenen 11 bin kişi, 55.000 fotoğraf https://www.facebook.com/media/set/?set=a.263114660550203.1073741828.263102363884766&type=3

Bazıları teşhis edilir bazıları edilemez. Bir Suriye askeri tarafından sızdırılan fotoğraflarda neler neler var…

Bir Mit ajanı tarafından Suriye ordusuna satılan ÖSO kurucularından Hüseyin Harmuş

B_WospcWQAEkvY0

2 yıl önce göz altına alınan Ürdünlü bir taksici Şadi el-Hasan

CAFzo-MUQAAnJBm

Şam Üniversitesi’nden Dr. Muhammed Naddaf

CAU_gRzW8AAGjOf

Halep Üniversitesi’ndeki protestoları videoya çektiği için tutuklanan Halid Ahmed

CBHJT2mWUAACH4k

Gençliğinde Karameh FC takımında oynamış Luey el-Ömer (Number “2791” / Branch 215)

CBh-_2cXIAEZK50

Rejime muhalif Aleviler…

CAIsi4PUsAIuOa5

CAIsi4RUUAAkanL

CAIsi4OUQAIDith

CAIsi7bVEAAh1tH

Hristiyanlar…

CAI3hKlUcAAjMX7

Teşhis edilen/edilemeyen binlerce insan. Nasıl işkence gördüklerini hiç bilmediğimiz, isimsiz binlerce kişi…

CBHKSyYUgAErR9J

B_Wh7zbUsAELyAp

B_Wh8GHUwAAJ9Kp

B_Wh8JPU0AExzL-

B_Wh64zUcAA1vRT

Rejim eylemcilere bunları yaparken hapishanelerde de sadece Sünni olduğundan dolayı yüzlerce mahkumu kurşuna dizdi.

BqSQl0ICUAAERSe

Rejim tarafından sokaklara, şehirlere atılan bombalar…

Rejimin işkence videolarından birazı

————————(+18)————————–

————————-(+18)—————————-

Bunların birçoğu olduğunda bölgede hiçbir örgüt yoktu. 2011 yılında gerçekleşen katliamlar olurken ne ÖSO ne Nusra ne de IŞİD var bölgede. Ve ilginçtir hiç kimse bunları bir “sünni katliamı” olarak lanse etmedi.

Ve unutmadan ölümlerin en acısı.. Öldürülen çocuklar.. 20.000’e yakın çocuk. Kimyasallarla, gazlarla, varil bombalarıyla…

CN8KIodWcAEU5QQ

CM9RddeVAAEHtZT

CM9RfbbUwAAscbz

CMiNt8MVEAAU9hi

CM9QRUyWEAAwT55

CMNaes7WgAAmLPP

CMNaeswWIAAOk3y

CMNaetMW8AEvTUZ

14 mart 2012’de Esma Esad’ın e-postaları hacklenir. Bu postalarda Esma Esad’ın babası Fawas Akhras’ın Beşar Esad’a ilginç tiyolar verdiği ortaya çıkar. Fawas Akhras’ın Beşar Esad’a Suriye’de çocuklara uygulanan işkenceleri “İngiliz propagandası” olarak lanse etmesini tavsiye eder. http://www.theguardian.com/world/2012/mar/15/assad-emails-father-in-law-crackdown

“İngiliz oyunu” hep tutar bu coğrafyada. Emperyalizmle savaştığını söyle onlara mesela. Onlara yalanlar anlat. İran din diktatörlüğü, Hizbullah ve yayılmacı Rusya ile “emperyalizmle” ve “islamcılarla” savaştığını söyle. Bize böyle anlat. Sakın çocukları öldürdüğünü söyleme. İktidarını korumak uğruna milyonları öldürmeyi göze aldığını, milyonların kitlesel göçüne yol açtığını sakın söyleme. Sakın!

s-e831d57a02950f122ef6948ba18bb2bc221551c7

En acısı ne biliyor musunuz? Binlerce insan sistemli bir şekilde katledilirken dünyadan kimse yanlarında yok. Yahudi soykırımında olduğu gibi. Kimse yok. Batı yok, müslüman ülkeler, Arap dünyası yok. Hiç kimse. Hapishanelerindeki aşırı uç adamları ülkeye sürerken ne yaptığını anlayamamıştım. En başarılı taktiği buydu Beşşar Esad’ın. Kurnaz bir tilki. Kaosu veya onu seçmelerini sağladı. Batının takım elbise giyen ve söz dinletebileceği kişiyi seçeceğini çok iyi biliyordu. Elleriyle yarattığı Işid artık kurtarıcısı. İki zalim arasında sıkışmış Suriye halkı ise yalnız. Artık Rusya ve İran’ın arka bahçesinde olan tarihin en büyük katliamına kimse itiraz edecek güce sahip değil. Sadece 2 ülke ses çıkarabildi şu ana kadar. Katliamlara “bu katliam” diyen 2 ülke vardı. Türkiye ve Mısır. Sonrasını biliyoruz. Mursi devrildi, Tayyip ise devrilmekten kıl payı kurtuldu. Kürtler sayesinde. Ama dünya nezdinde artık eski saygınlığı kalmadı. Deviremediler ama itibarını fazlasıyla bitirdiler.  Şimdi Suriye halkı yalnız.

CN4len1VAAAXcxe

Eğer şanslıysalar yaşayacaklar. Kafasına yağan bombalardan, işkencehanelerden ve mermilerden kaçabilenler eğer şanslıysa Türkiye’ye ulaşacak.  Türkiye’de dindaşları tarafından 300 liralık evlerde 1000 lira kira vererek kalacaklar. Kızları ev sahipleri tarafından taciz edilecek.

Eğer şanslıysalar, 900 lira maaşla hiçbir sosyal güvenceleri olmadan sabahlara kadar çalıştırılacaklar. Sokaklarda hor görülüp, aşağılanacaklar. Düşmenin ne olduğunu hiç bilmeyen kibirli yüzler arabalarının camlarını hızlıca kapatacak onlar yanlarına geldiğinde. Aynı insanlar hemen ertesi akşamı kapılarına süt koyacak sokak hayvanları içsin diye.

Eğer şanslıysalar, bir iş yeri açacaklar ve dindaşları olan tembel semt esnafının işini bozdukları gerekçesiyle iş yerleri taşlanacak. İş yapamayacaklar. Ne dilenebilecekler ne çalışabilecekler…

Eğer şanslıysalar, google’da ilk sıralarda “Suriyeli ile evlenmek” diye aratan dindaşlarından ve baraka hayatından kaçabilip sahile ulaşabilirseler, daha ‘uygar’ bir ülkeye kaçmaya çalışacaklar. Eğer şanslıysalar Türkiye’nin en çağdaş şehrinde İzmir’de sahte can simidi satan esnafı teğet geçebilirseler ve denizi aşabilirseler eğer, uzak bir Batı ülkesinde barakadan bozma bir çadırda kalacaklar. Şanslıysalar eğer. Sadece şans….

Bilmiyoruz. Hissedemiyoruz. Empati kuramıyoruz. Sanki duygularımızı aldılar. Bizi bu olanlara alıştırdılar sanki. Birden olsa tepki verecek isyan edecektik. Her şey gözümüzün önünde oldu. Yavaş yavaş oldu. Bizim insanlığımız da aynı böyle yavaş yavaş ölecek.

“Auschwitz olurken Tanrım neredeydin” demişti bir Yahudi. Aynısını soruyorum. “Suriye’de bunlar olurken neredeydin?” Biz neredeydik? Siz neredeydiniz? Yaşlanarak ölmenin ve hiçbir şey yapmamanın utancını taşıyabilecek misiniz? Ben taşıyabilecek miyim?

Ve evet onlar bir konuda haklılar. Hepsi ölseydi savaş bitecekti. Ölmediler.

Kaynaklar:

https://twitter.com/1957_Tintin_

http://suriyedevrimi.com

https://twitter.com/S3d_Al3adle?lang=tr

Genel Kabuller Ve Dogmalarımız

Ceren Kenar “Türkiye’de kültürel bir iç savaş yaşanıyor” demişti. Bir kadın hem güzel hem akıllı nasıl olabiliyor aklım almıyor. Çok haklı. Dikkatle bakın etrafınıza. Herkes kültürel olarak kendisine yakın bulduğunun safına geçiyor. Doğru kimsenin umurunda değil. Zaten saflar ne zaman seçildi ve ilk kıvılcımı kim yaktı kimse bilmiyor. Meşhur Taksim Kışlası için yaşanan isyan bile kendi içinde bir kültür isyanıydı. Geçmişe, ‘doğuya’ ait ve bize eskimizi hatırlatacak bir yapının inşası bizi utandıracak ve belki de Avrupa’dan koparacaktı. Birileri Eski Ahit’i canlandırmak istiyor oysa biz Yeni Ahit’teyiz diye düşündüler muhtemelen. Benzer isyanlardı. Yakıp yıktılar. Ancak haklı olduklarını söylemek biraz zor. Kendi doğrularını savundular sadece.

dinler-tarihi2

Tabi bu kültürel savaşımızın kazananı ve kaybedeni olabilir. Belki ortak bir noktada barış bile yapılabilir. Bunu zaman gösterecek. Ama 10 yıl sonra unutacağımız figürler üzerinden çok iddialı olmamak gerektiğini düşünüyorum. Kaç kişi Ecevit’i, Özal’ı hatırlıyor şuan? Aynısı olacak. Zaman geçecek ve tarih yolunu bulacak. Her konu böyle. Sınırımızdaki savaşla ilgili bildiğim şey Türkiye Suriye’de İran hakimiyetine izin veremez. İktidar CHP’de olsa vermez HDP’de olsa. Devletler tvde göründüğü gibi yönetilmez. Irak’ta başlayan halka kapanırsa güneyle temas kesilir. Buna birilerinin tabiriyle ‘üst akıl’ izin vermez. Meşhur ‘Pers hilali’ Türklerin güneyle bağını keser ve hem stratejik hem ekonomik gücünü önler. Ne laikler ne muhalifler konunun hiç farkında değil. Ve kolay kolay olamayacak gibi görünüyorlar. Yakın tarih okurken bile bu kadar yakın bir zamanda olan şeylerin nasıl ustaca çarpıtıldığına ve siyasi yöneticiler tarafından bir toplumu gütme aracı olarak kullanıldığına şahit oldum. Yazılı kaynakların nispeten çok olduğu ve insanların daha ‘zeki’ olduğu bu dönemde bile kimsenin gerçeği sorgulamadan biat edişi kanımı donduruyor.

Bu kadar basit mi insanları kandırmak?

Bu kadar zayıf bir canlı mıyız?

Kesinlikle evet. Aslında konum bu değildi, genel kabulden ve doğrulardan bahsedecektim bu gece. Siyasette dogmalardan oluşuyor o yüzden biraz değindim. The Man From Earth filmini izlerken aklıma gelen bazı şeylerden bahsedecektim. Zaten aslında filmi de bu amaçla izlemiştim. Kendi doğrumun peşindeyim herkes gibi. Zira kimsenin doğrusuna inanmıyorum. Kimse de inanmasın derim hep. İlk yazımdan bu yana bunu söylüyorum. Şunu savunuyorum; “insan ufacık aklıyla ve kısacık yaşamıyla evreni algılayamaz ve çözebilecekleri oldukça sınırlıdır.” Asla ama asla bir insan o hep bahsedilen ‘bütünü’ göremez bana göre. Bir yaratıcının olup olmadığını bile kimse kanıtlayamaz. İsteyen inanır istemeyen inanmaz. Sadece kendi açısından bir kısmını tahmin eder ve kalanını uydurur. Bunda en çok etkisi olan yine bireysel seçimlerimiz, zekamız ya da entelektüel birikimiz değildir. Hayatın bize yaşattıklarıdır. Katolik bir papaz tarafından taciz edilirsen katoliklerden nefret edersin, dindar bir hacı tarafından dolandırılırsan müslümanlardan. Bu iş bu kadar basittir. Kimse “ben insanlara bakarak seçim yapmam” demesin. Yalan söyleyenleri sevmiyorum. Her seçimimiz başka insanlara dayanır. Din seçimi bile. Senden önceki birilerinin görüşlerine adarsın kendini ve onları doğru kabul edersin. Ailenin, arkadaşlarının ve ülkenin. Kimse o dönemleri görmedi? İsa’yı Musa’yı ve diğerlerini. Ama onların olduğuna inanıyoruz. Neden? Çünkü buna muhtacız. Muhtaç olmak. Doğru kelime bu. İnançların temeli bu. Kendi adıma oruç tutmayı seviyor ve yılda birkaç kez gittiğim cuma namazındaki o teslimiyet ve insanların dayanışması hoşuma gidiyor. Yaşadığım topluma uzaktan bakacak değilim. Onlar öcü değil. Kimse değil. Ama hep bu düzlükteydim sanırım. İnananların haklarını hep savundum, ama hiç gerçekten inanmadım. İnanların düşüncelerini önemsedim, ama hiç üzerinde fazla düşünmedim. Onları suçlamadım veya ötekileştirmedim. Ezildiklerini düşündüğümden yaptım bunu. Ezilenleri savunurum. Kanımın son damlasına dek. Bu konuda kimsenin düşüncesini umursamam. Herkes “yanlış” dese bile benim açımdan böyledir. Ama dediğim gibi derinlikli bakmadım hiç. Çünkü bakarsam gerçeği göreceğimi düşünürdüm ve boşluğa düşmekten korkardım. Ateist olduğumu da sanmıyorum. Evrende birçok mucize görüyorum. Ama bunlar başkalarının dediği gibi evrenin sonsuz olması veya sürekli aynı hızda dönmesi vs değil. Daha küçük şeyler. Apartmanın 4. katında yere şeker düşürdüğümde yarım saat sonra oraya doluşan karıncalar bana mucizevi geliyor, bir kuzunun doğumu veya hiçbir zaman kendini göremediği halde binlerce balık arasından eşini seçebilen parmak kadar bir balık. Bunlar benim mucizelerim. Başkası için önemsiz şeyler olabilir. Çoğu görmez bile. Aramak lazım. Bu yazıları yazabiliyor olmam bile mucize bana göre. Parmakların bu kadar sistemli çalışması, günde 7 ton kan pompalayan kalp… Her şey neredeyse. Kısacası evrime inanmıyorum. Ama dinlerle de aramın iyi olduğunu söyleyemem. Bakalım. Bir güncelleme olursa şantiyeden arta kalan zamanlarda tek gözlü bir bodrum katından görüşlerimi sizinle paylaşacağım. Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsanız…

Konuya dönelim ve elimizde neler var bir bakalım. Dinler konusunda birinci/ikinci kuşak akrabalarımız ve kitaplar dışında hiçbir kaynağımız yok. Akrabalarınız bilge midir, her şeyi bilirler mi? Ve siz tüm kitaplarda yazılanlara inanır mısınız, siz bilge misiniz? Benimkiler bilge değil ve ben kitaplara kolay kolay inanmam. Tüm kitaplar başka insanlar tarafından yazıldı. Peki gözümüzle de bir şey görmediğimiz halde neden inanıyoruz? Ön kabul olabilir mi?

hqdefault

Tüm dinlerin kitaplarla yayıldığı söyleniyor. Üstelik bu yayılma okuma yazmanın %1 bile olmadığı bir dönemde gerçekleşiyor. Tanrının insanlarla kurabileceği tek iletişim yolu yazılı metinler ama kitapları ve peygamberleri okuma yazmanın sorunlu olduğu dönemde gönderilmiş. Bu garip. Agnostiklik tam bir kaçış yolu bu noktada. “Olabilir de olmayabilir de kimse bilemez” fikri tam bir ne şiş yansın ne kebap durumu. Bir ara modaydı şuan ne alemde bilmiyorum. Ben şuyum demekten hep kaçtım. Ve kaçacağım.

Evet kitaplar dinin kaynakları. Ama Kuran hariç pek bir gökten inme durumu yok. Tevrat(eksi ahit) denilen ilk beş kitapta Musa’nın gömülüşünden bahsediyor. Yani peygamber tarafından yazılmadı. Zaten kitaplaşması 13. yy’da olmuş. O döneme kadar kulaktan kulağa dolaşan rivayetler ve halk gelenekleri olarak yaşamış. Keza İncil’de öyle. Birçok farklı kutsal kitabın genel adı. Onda da indirilme durumu yok. İsa’dan yıllar yıllar sonra Pavlus’un anlatılarına dayanılarak yazılan bir hikayeler ve efsaneler kitabı. Kuran’ın kitaplaşma kısmı çok daha uzun ve karmaşık. Ayşe Hür’ün bu konuda güzel bir yazısı var. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/ama-hangi-kuran-i-esas-alacagiz/17499/

Neden peygamber zamanında değil de ölümünden 30-35 yıl sonra kitaplaştırılmış? Hiçbir peygamberin kendi kitabını yazamamış olması en önemli kilit nokta bana göre. Bir kitap yoksa rivayetlere inanılmasının beklenmesi yaratıcının bize verdiği zekâya ters. Ve belki bunu sorgulayıp sorgulamadığımız denenecek kim bilir. Yaratıcı aracı olarak peygamberleri kullanıyor ve onların rivayetlerle yayılmasına mı güveniyor? Üstelik sonuç rivayetlerin pek doğru anlaşılmadığı yönünde. Giordano Bruno 16. asırda evrenin sonsuz olduğunu söyledikten sonra başına neler geldi? Ben söyleyeyim. Dili koparılıp kilise meydanında diri diri yakıldı. İsa öğretilerini yaydıktan 16 asır sonra oldu bu. 16 koca asır. Demek oluyor ki öğretide eksiklik var. Benzer şekilde Suriye’de yardım dağıtmaya çalışan bir İngiliz aktivistin kafasını kesen Işid militanları buna kutsal kitaptan dayanak buluyor. “Onlar yanlış yorumluyor :(” diyerek kaçabileceğimizi sanmıyorum. Yanlış yorumluyorsak biz eksiğiz ve bir eksiksek dolaylı yoldan yaratıcı da eksiktir. Her iki durumda paradokstur. Peygamberlik müessesinin tam olarak anlamını tekrar sorgulayalım bir ara.

Ortadoğu’daki barbar müslüman toplumlar hep gözönünde olurken Kenya’da hristiyanlar tarafından “cadı oldukları için” yakılan insanların görüntüleri pek yer etmiyor. “Gerçek Hristiyanlık bu değil” demek ve üzerine geyik çevirmek istemiyorum. Dinler değil. İnsanlık suçlu.

————– +18 ———–

http://www.liveleak.com/view?i=1fe_1310865020

“If you had any hope for humanity, it will be dashed after you watch this.”

————– +18 ————–

 

Tevrat- Yasanın Tekrarı 20

20: 1 “Düşmanlarınızla savaşmaya gittiğinizde, atlar, savaşarabaları ve sizden daha kalabalık bir ordu görürseniz onlardan korkmayın. Sizi Mısır’dan çıkaran Tanrınız RAB sizinledir.
20: 2 Savaşa başlamadan önce kâhin gelip askerlere seslenecek.
20: 3 Onlara şöyle diyecek: ‘Ey İsrailliler, dinleyin! Bugündüşmanlarınızla savaşmaya gidiyorsunuz. Cesaretinizi yitirmeyin,korkmayın. Onlardan yılmayın, ürkmeyin.
20: 4 Çünkü sizi zafere kavuşturmak üzere sizinle birliktedüşmanlarınıza karşı savaşmaya gelen Tanrınız RAB’dir.
20: 5 “Görevliler askerlere şöyle diyecekler: ‘Yeni ev yapıp daiçinde oturmayan biri var mı? Evine geri dönsün. Yoksa savaştaölebilir, evine bir başkası yerleşir.
20: 6 Bağ dikip de üzümünü toplamayan var mı? Evine dönsün. Olurya, savaşta ölür, üzümü bir başkası toplar.
20: 7 Bir kızla nişanlanıp da evlenmeyen var mı? Evine dönsün.Belki savaşta ölür, kızı başka biri alır.
20: 8 “Görevliler konuşmalarını şöyle sürdürecekler: ‘Aranızdakorkan, cesaretini yitiren var mı? Evine dönsün. Öyle ki, kardeşlerinin yürekleri onunki gibi ürpermesin.
20: 9 Görevliler askerlere seslenmeyi bitirince, orduya komutanlar atayacaklar.
20: 10 “Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin.
20: 11 Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler.
20: 12 Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın.
20: 13 Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin.
20: 14 Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB’bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz.
20: 15 Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.
20: 16 “Ancak Tanrınız RAB’bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.
20: 17 Tanrınız RAB’bin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz.
20: 18 Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB’be karşı günah işlemeyesiniz.
20: 19 “Bir kentle savaşırken, kenti ele geçirmek için kuşatma uzun sürerse, ağaçlarına balta vurup yok etmeyeceksiniz. Ağaçların ürünlerini yiyebilirsiniz, ama onları kesmeyeceksiniz. Çünkü kırdaki ağaçlar insan değil ki kuşatma altına alasınız.
20: 20 Yalnız ürün vermediğini bildiğiniz ağaçları kesip yok edebilirsiniz. Sizinle savaşan kenti ele geçirene dek kesilen ağaçları kuşatma işinde kullanabilirsiniz.”  ttps://www.bibliaonline.com.br/turkish+riveduta/dt/20

Belli bir yerde yaşayan herkesin öldürülmesini emreden ve taktik icabı meyve veren ağaçların kesilmemesini buyuran ‘Rab’. Gerçekten inanılmaz. Bugünkü İsrail’in Filistin’e karşı işlediği suçların temel dayanağı olan ‘kutsal’ kitaplarından sadece bir bölüm bu. Sorgulayamıyoruz çünkü o ‘kutsal’. ‘Söz dinlemeyen çocukların’ kent meydanına getirilip taşlanarak öldürülme kısmı ise baya ilginç. Bugünkü manada recm cezasının Kuran’a değilde Eski Ahit’e dayandığını söylersek yanlış olmaz. Sünnet ritüeli gibi. Her din diğerini doğrudan etkiliyor. Sünnet neden var mesela? Tanrı erkeği eksik mi yarattı? Bir çelişki daha.

Yasanın Tekrarı 25:11-12 kısmına da bayıldım açıkçası: “Eğer iki adam kavgaya tutuşur da birinin karısı kocasını dövenin elinden kurtarmak için gelip elini uzatır, öbür adamın erkeklik organını tutarsa, kadının elini keseceksiniz; ona acımayacaksınız.”  https://www.bibliaonline.com.br/turkish+riveduta/dt/25

Eski Ahit yani Tevrat’ın sonraki versiyonu Yeni Ahit yani İncil. Tevrat daha sert bir dile sahip iken İncil ise daha yumuşak bir söylem içinde okuduğum kadarıyla. 7 başlı canavar ve ejderha hikayelerini çıkarırsak gayet keyifli metinler. Meşhur İznik konsilinde yapılan toplantıyla bugünkü Hristiyanlık yerli yerine oturmuş ve etrafta dolaşan çok fazla yeni ahit sayısı 4’e indirilmiş. Tartışmalarda çok kişi kellesini vermiş deniyor İsa tanrı mı değil mi muhabbetinde. O dönem için bu baya bir devrim olmalı. Ama neden yapıldığını anlamak zor değil. Güç tekeliyeti sever. Museviler ve Müslümanların aksine Hristiyanlar İncil’in değişmediğini söylemiyorlar gördüğüm kadarıyla. Zaten 4 tane İncil var, demezler herhalde. Ama neden bire indirilmediği ilginç bence. Aradaki farklar neler ve bu farklardan hangi grupların ne yararı vardı? Bu ayrıca bir araştırma konusudur ve sanırım beni aşar.

Matta 5:26-27’de bildiğimiz islami ‘göz zinası’ndan bahsetmekte mesela. Bazı şeyler pek değişmiyor. Tevrat’ın güncelleşmiş hali için İncil denebilir. “Şabat günü hiç bir şey yapmayacaksın” diyen Tevrat’a İsa “eğer çocuğun bir kuyuya düşse şabat günü onu oradan kurtarmayacak mısın?” diyerek karşılık veriyor ve onu modernleştiriyor. Belli ki burada bir eksik var ve bu anlaşılmış. Çaktırmadan düzeltiyorlar. Tevrat’ın yontulmuş hali denebilir İncil için.

İsa konusunda garip işler de dönüyor. Bir kere anlatıldığı gibi İncil’in gökten inmesi durumu yok (bu arada neden dini olayları hep gökyüzüyle bağlantılı kurguladığımızı not edelim, bknz: göktanrı inancı). Tabi İsa’nın tabiri caizse ‘boşa çıkması’ diğer dinleri de boşa çıkaracağı için bu konuda yüzleşmekten hep kaçılıyor bence. Yani elinde kutsal kitap olmayan bir peygamber tam peygamber mantığına oturmuyor. Üstelik ölümü oldukça trajik.

İsa’ya dair elimizde çok az şey var. Bunlardan biri Vatikan’da bulunan meşhur Torino kefeni.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/19515763.asp

Uzun süre Vatikan bu kefeni vermek istemedi ve incelenmesine itiraz etti. Ancak 1988 yılında baskılara dayanamayacak Torino Üniversitesi’ne küçük bir parçası gönderildi. Bu kefen üzerinde yapılan karbon-14 deneyi sonrası kefenin 1260 ile 1390 yılları arasında imal edildiği ortaya çıktı.  Yani İsa’dan 1200 yaş daha genç bir kefen. Üstelik başka üniversitelerde yapılan araştırmalar sonrası da kefen 13. yy’dan eskiye gitmedi. Daha önce bir yangın atlattığını söyleyip bazı bilim adamları karbonun yapısının değişeceğini iddia etti. Buna göre tekrar hesaplama yapıldı ve bu seferde çıkan sonuç 8. asır oldu. Kefen bizi bir yere götürmedi. Dolayısıyla gözümüzle görebileceğimiz en önemli kanıt yok oldu. Yani bilime inanırsak bu kefen onun kefeni değil. Demek oluyor ki insanlar temel dayanak bulmakta her dönem maharetli.

seytanlasavas

Peki mezar yeri? İsa öldüğüne göre mezarı olmalı. İnsanlar binlerce yıldır mezarlara gömülüyor değil mi? http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25326319/

Mezar şimdilik kayıp. Böyle önemli bir kişinin mezar yerinin bilinmemesi veya yok olması biraz garip geliyor bana. Peşinden milyarlarca insanın gittiği ve öğretilerini/hikayelerini anlattığı kişinin mezarı yok. Tamam o dönem bu kadar meşhur olmasa bile bir yeri olmalıydı. Buna dair şöyle myth theory adında bir teori varmış isteyen biraz bakabilir. http://en.wikipedia.org/wiki/Christ_myth_theory

Tabi kendime islami açıdan cevap vereyim:

Nisa suresi 157 ve 158. ayet:
“(Yahudiler) Biz, Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” diyorlar. Oysa ki, O’nu öldürmediler, O’nu asmadılar da; sadece O onlara benzer gösterildi. O’nun hakkında tartışmaya girenler, O’nunla ilgili olarak tam bir kuşku içindedirler. Onların, O’na ilişkin bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uymaktalar. O’nu kesinlikle öldürmediler. Tam aksine, Allah O’nu kendisine yükseltti.”

Birçoğumuz için konu burada kapanabilir. Tercihtir saygı duyarız. Tüm olan biten “Roma devletine vergi vermeyin” diyen bir adamın Roma tarafından cezalandırılıp Pavlus tarafından biraz süslü bir şekilde kaleme alınması mı yoksa? Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin paganizmden tek tanrılı dine geçişi kolaylaştırması için uydurulmuş olduğu ihtimali? Benzer şekilde Necm 19-20. ayette bahsi geçen ve dönemin en büyük 3 putu olan lat, uzza ve menata herhangi bir kötüleme Kuran’da göremiyoruz. Neden olabilir bu? Paganlar ürkmesin diye olabilir mi? Tüm dinler paganları seviyor gibi.

Sömürgecilik çağında Afrika’daki misyonerler şu İsa resmini kullanırmış:

african_jesus

Batıda ise şunu:

jesus-in-my-heart-jesus-31696640-1088-1200

Sarışın ve mavi gözlü. İşte tam bir ‘üst’ insan.

Düz mantık kurarsak “Pavlus’a inanlar Hristiyan, Muhammed’e inananlar Müslüman oluyor” diyebiliriz. Bir üstünlükleri veya kesin net bir doğrusu yok bu işin. Seçim sadece. Hiçbir grup diğerini cehaletle suçlayamaz çünkü dogmalarda bilgi bir işe yaramaz. Kimse bir şey kanıtlayamaz.

7-1

Size büyük abimin denizi ortadan ikiye yardığını söyleseydim bana gülüp geçecek ve belki de “deli bu” diyecektiniz. Ama tarihsel bir yerden geldiği zaman kimse bunu sorgulamıyor. Üstelik Kızıldeniz’i yarma olayının basit bir çeviri hatası olabileceği konuşuluyor bugün. Kabul etmeye dünden razıyız yani. Gerçekle işimiz yok.

Bana göre dinlerin temel olayı savaşlarda domine edici güç olmaları. Hepsinde öyle. Bakmayın şimdi çoğu modern takılıyor. Geçmişleri pek iyi değil. Elleri kanlarla yıkandı hepsinin. Peki koca bir insanlık geri zekalı mı? Neden kendisine gönderilen kutsal kitaplarla doğru yolu bulamıyor ve dünyada savaş, açlık ve felaketler diz boyu? Bu garip değil mi? Bana biraz garip geliyor. Bulamıyorsak bize düzgün anlatılmadığı için olabilir. Burada bir haksızlık yok mu? Bize bu kadar yük fazla. Bugünkü modern çağımızda bile peygamberlik iddiasında olan bir kişinin peşinden binlerce insan gidebiliyor. Bin yıllık bir bez parçasında İsa’nın yüzünü görebiliyor insanlar, hatta uçan bir poşetle bile imanını tazeleyebiliyorlar. https://www.facebook.com/video.php?v=510909489051293

Ve bu durumlar sanılanın aksine komik değil, üzücü.

Günümüzden bahsedersek Shri Mataji diye bir abla vardı. Peygamberlikte iyi derece yapıp Tanrılığını ilan etti kadın. Baya da müridi vardı. Üstelik bu kişiler cahil ve köylü tipler değil gayet eğitimli kişilerdi. Sanılanın aksine zeki insanları kandırmak çok daha kolaydır. Cahilleri kolay kolay kandıramazsınız. Çünkü sizi dinlemezler ve inatçıdırlar. Şunu demek istiyorum; durum bugün böyle iken peki yüzlerce yıl öncesi? Tahmin etmek zor değil. Amin Maalouf yazmıştı. Daha 13. Asırda bile Ortadoğu’da onlarca yalancı peygamber çıkmış. Halka gına geldiğinden ve onlarla sürekli dalga geçildiğinden bahsediyormuş eski kaynaklar. Bu nokta çok ilginç. Bugün mezhepsel farklılıklardan bile birbirini gırtlaklayan insanların asırlar öncesi çok daha anlayışlı olması şaşırtıcı. Bu insanları bu hale kim getirdi? Asıl soru bu belkide. Ancak bu konu çok daha uzun ve yine beni aşıyor. Binlerce yıl ortada bir din yokken yaşayan insanlığa birden bire kutsal kitaplar gönderilmeye başlandı. Neden? Bu haksızlık değil mi?

12imamlar

Aynı ressam tarafından çizildikleri ne kadar belli. Hristiyanlığın Şiilikle baya benzerlikler taşıdığı muhakkak. 12 havari 12 imama dönüşürken baba-oğul-kutsal ruh şeklinde açıklanan teslis inancı ya Allah ya Muhammed ya Ali şeklinde kendini gösteriyor. Üstelik birden çok İsa’ları da var. Kerbela’da öldürüldüğü söylenen Hasan ve Hüseyin. Bu hikayenin bile tam olarak doğruluğu kanıtlanamadı. Şiilerin bu efsaneyi anlatmasındaki ve şişirmesindeki temel amacı ‘iktidarı almak’ ve kendi taraftarlarını arttırmak bana göre. Bu yüzden en mükemmel insan olarak tanımladıkları, anlatırken yüz ifadelerinin değiştiği Hüseyin figüründe dönüyor tüm olay. Peygamber torunu için bu hüzünlü ifade varken peygamber için aynı şekilde bakılmıyor. Çünkü peygamberin bir işlevi yok. Öteki taraftan kendi tarafına çekemiyorsun kimseyi. Kullanışlı değil. Yani burada da tek amaç siyasi çıkarlar ve iktidar. Başka amacı yok. Müslümanlığı reddeden Habeşistan Hristiyanlarının kendini gizlemek için kurdukları bir mezhep teorisi akla yatıyor.

Kerbela konusunda yine Ayşe Hür’ün güzel bir yazısı var: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kerbela_olayi_gercek_mi_mitoloji_mi-1222638

Ateistleri bu tip konularda daha cesur ve tarafsız buluyorum o yüzden daha çok okuyorum. Ama Mustafa İslamoğlu ve Abdülaziz Bayındır’ı da takip edip okurum. Mücadele ettikleri şeyi yenebilirler mi bilmiyorum. Ama zeki ve dürüst adamlar bunlar. Ve samimiler. En önemli kısım bu belkide.

Yani ölüm ve ajitasyon ile taraftar toplama çabası her zaman moda. İsa’nın ölümünün anlatılış tarzından Hüseyin’in ölümündeki vahşete benzer birçok şey var. Zaten insanlar böyle ‘vahşi’ hikayelerden sonra bir yerde toplanıp birleşiyor. Bu bilindiği için etrafta ‘vahşi hikaye’ eksik olmuyor. Kubilay olayı gibi. Siyasi iktidarlar hikayeler ve efsaneler üzerinde kitleleri toplamayı iyi biliyor. Yalçın Küçük’ün dediği gibi “biz bunları yazılarımızda yazdık” hele hele hele hele hele… (Bu arada ciddi anlamda bu ülkedeki en entelektüel adamlardan biridir Yalçın Küçük. Meczup muamelesi görmesi tamamen tarihin cilvesidir. Eski kitaplarını okumak zihnimde aydınlanma yaratmıştır. Ve müthiş zeki bir adamdır. Zekasının bedelini ödüyor.)

Konumuza dönelim. Kız çocuklarının İslamiyet öncesi canlı canlı gömüldüğü hikayesi de garip. Paganlar bunu yapmış olamaz bana göre. Veya kanıtı ne? Kızları gömdüyseler nasıl çoğaldılar? Her açıdan saçma hikayeler. Paganlar kötü demek için yani mesele. yine yahudilere anlatılan Beni Kurayza katliamı gibi. Korkutmak ve “diğer tarafa geçişleri önlemek” tek amaç. Olayın olduğuna dair tek kaynak 1 kişi. İbn-i İshak adında bir yahudi. Bu konuda olayın aslında Roma’nın gerçekleştirdiği bir katliamın copy paste’i olduğu yönünde şöyle bir yazı var: http://ahmetdursun374.blogcu.com/hz-muhammed-900-yahudi-nin-oldurulmesi-emrini-vermis-midir/10577137

Siz neye inanmak isterseniz. Bana mantıklı gelmiyor bu hikaye. Tüm erkeklerin öldürülmesi tepki çeker ve taraftar toplamayı zorlaştırırdı. Köle olarak kullanmak daha mantıklı. Işid’e bakıp “yapmışlardır” da denebilir. Tercih sizin.

Benim açımdan genel olarak peygamberlik müessesi Tanrı fikriyle çelişiyor. En başta burası sorunlu. Diğer kısımları açıklamaya gelmeden burada tartışmak lazım. İnsanlık tarihi kaç bin yıllık? 50 000-100 000? Peki dinler ne kadarlık dönemde gönderildi? Bir insanın seçilip Tanrı tarafından “git insanlara beni anlat” denilerek dünyaya salınması biraz saçma geliyor. Üstelik bilime şeytan işi, kimyaya büyü denilen dönemler bunlar. Tek bir insan, ulaşım araçlarının olmadığı, yazının dahi sınırlı ve zor yayıldığı bir dönemde ne kadar kişiye bir şeyler anlatabilir veya ikna edebilir? Ve neden hep Ortadoğu’da. Üstelik peygamberlerin çoğu aynı kökenden, yani akraba. Peygamberlik bir tür meslek olabilir mi? Neden Aborjinlere, Eskimolara veya uzak Asya’da bir adada yaşayan Japonlara gönderilmediler? Onlarda gerçekleri bilse olmaz mı? Son 2-3 asırdır adamların başka coğrafyalardan ve dinlerden haberleri var. Ondan öncekiler başka dinlerden bile haberdar değil. Birinin “ben Tanrı’nın oğluyum” demesi bugün saçmalık. Ama o gün değilmiş. Bu nokta ile ilgiliyim.

Sanırım insanlar temelde sadece inanmak istiyor. Bu açlığı bastırmak içinde türlü araçlar buluyor. Bazen tarihsel bir kişi oluyor, bazen bir element, bazen madde, bazen doğa olayı… Türlü türlü şeylere inanıyoruz. Mayalardan günümüze… Herkes kendi inancının doğru olduğu konusunda çok iddialı. Ve herkes karşı grubu cehaletle suçluyor. Gerçeği ise iki taraf da tam olarak bilmiyor. Bilemez de. Danimarka’nın küçük bir dağ köyünde doğsaydık ‘İslam nasıl bir din acaba’ diye sorar mıydık mesela? Sanmıyorum. Yani “ben seçim yaptım” durumu pek yok ortada.

2014-12-26 12.25.26 copy

 

Bu görsel sadece uyarılmanız içindi.

Tabi inananların durumu böyle iken ateistlerin durumu daha trajik. Yokluk üzerinde kuruyorlar tezlerini. Üstelik temellendirmek için uydurdukları ‘evrim’ teorisi daha baştan hatalı sonuç veriyor. Teorilerinin doğruluğu yada yanlışlığı yaratıcıya dair hiçbir sonuca varmıyor. Evrim olmuş olsa bile bu Tanrının isteğiyle gerçekleşmiş olabilir. Olmasa zaten hikayeye uyuyor. Açmazdalar. Ayrıca insanın pırasa ile ortak kökenden geldiği fikri hiçbir zaman mantıklı gelmedi bana. Maymun kısmında takılmış olsalar bile büyük resimde onların anlatısı bizi pırasa ile bile akraba yapıyor. Seçimdir tabi. Bir şey diyemeyiz. Asıl önemli konu haksızlığa uğruyorlar. Tanrı seçtiği peygamberlere yaptığı gibi kendini onlara da gösterseydi onlar da inanırdı. En ateist adam bile yaratıcıyı görse inanır. Ama görünmedi.  “Yapabildiğimin en iyisi bu olsaydı ben de saklanırdım” The Man From Earth filminden. Yani bir insanın ateist yada deist oluşu bile kendi öz iradesiyle gerçekleşmeyebiliyor. Bu Tanrının isteğiyse ‘denenme’ nerede? Ve neden herkese aynı mesafede değil? Kullarında ayrım mı yapıyor?

Işid’le beraber dini terörü gündemine aldı dünya. Oysa bu yeni bir şey değil. Asırlardır var. Ama batı açısından kavramlar işlerine gelince kullanılıyor, gelmeyince kullanılmıyor. Lord’s Resistance Army denilen ‘aşırı’ Hristiyan örgüt Uganda’da son 30 yılda on binlerce insanı öldürdü. Afrika’nın göbeğinde açlık içindeki insanların koşturdukları meselelere bak. İnsan gerçekten hayret ediyor.  http://en.wikipedia.org/wiki/Lord%27s_Resistance_Army

Joseph Kony peygamberliğinde yürüyen aşırı dinci bir oluşum bu. Ancak dinci kısmı videolarda pek bahsedilmiyor. Kullanışlı olmadığından herhalde. Işid’den çok daha fazla insan öldürmüş ve çocuk kaçırmış bir örgüt. Bu arada şöyle bir şey buldum:

Untitled-1 copy

Kony kampayası aslında Uganda’ya yapılacak bir emperyalist operasyonu perdeliyormuş. Mazlum bir görselin üstünden Sol org öyle diyor. Adam onbinlerce kişiyi öldürdü, örgütü binlerce çocuğa tecavüz etti ama ‘müdahale olmasın’ kafasında bizim sol.org. Zaten emperyalistlerde bayılıyordu Uganda topraklarına. Bu kafadaki adamlar bizim solcular işte.

Neyse şunu demek istiyorum. Bu adam veya Ebubekir Bağdadi terör estiriyorsa eksik ve tam anlatılamamış bir şey var demektir. Ve tam anlatılamamışsa…. Nereye geleceğimi biliyorsunuz.. Tam anlatılmamışsa bu bizim eksikliğimiz değildir. Bizler küçük basit insanlarız. Bize verilen hükümler kesin ve net olmalıydı. Yani aşırı Hristiyan bir örgüt kutsal kitabında çocuklara tecavüz etmeyi nereden buluyor? Üstelik İncil son derece barışçıl bir kitap. İçinde şiddet pek yoktur. Ama eski ahit tam tersi son derece savaşçı. Üstelik tehlike görüldüğü an saldırı emri verir. Önleyici savaşı meşru görür. İsrail’in Filistin’de uyguladığı gibi. Filistinli çocuklar zaten terörist olacaktı diye savunur kendini dini açıdan. İslam ise savaşa savaşla karşılık verir. Aynı ölçüde. Barışçıl değildir o kadar. İncil’de sana tokat atana diğer yanağını dön der ki bu da baya saçmadır benim açımdan. Dünya öyle bir yer değil. Yani yine insanın kendisi sorunlu. “Tüm komşularını öldür” diye yazıyorsa kutsal kitabın bunu sen sorgulamalısın. Bunu okuyup hiçbir şey yapmamak da elinde, “yağmur yağarken yer ıslandı” gibi bir şey okuyup buradan intihar saldırısı emri almakta. Yeter ki aklını kaybetme.

Bilgenin dediği gibi: “Hayatın kıymetini anladığımız an barış gelecek.”

IMG_20141019_001535

Tabi her şey bir yana çoğunluğun kendisini sürekli izleyen ve kollayan bir yaratıcının korkusunda bile bu kadar kötülük yaşanabiliyorsa ya ona inanmasaydık? O zaman ne olurdu merak ediyorum. Sorunun dinlerden kaynaklandığını hiç sanmıyorum. İnsanın kendisi sorunlu. Her toplumda ve her yerde. Ortadoğu’da terörist oluyor batıda seri katil. Bir fark yok. Şiddet insanın kanında var. Ve bugünkü anlamıyla katoliklik, ortodoksluk yumuşatılmasa ve protestanlık ortaya çıkmasa o zaman karşılıklı şiddeti görürdük gibi geliyor. Tüm haçlı seferleri, engizisyon mahkemeleri hep kutsal kitaba dayandırıldı. Son yüzyılda yaşanmış ve milyonların öldüğü 2 dünya savaşı yine medeni Hristiyan dünyanın eseri. Hatta şöyle bir şeyler var:

http://en.wikipedia.org/wiki/Christian_terrorism

http://en.wikipedia.org/wiki/Islamic_terrorism

Arada büyük farklar yok yani. İsrail kendi başına bile bir terörizm olarak kabul edilebilir burada. O da ‘önleyici’ terörünü kutsal kitabına dayandırıyor. Yeter ki aramayı bilin. Cin Ali serisinden bile şiddet çıkarabilir insan. Çünkü kanında kötülük var. Sadece kendini dizginleyebildiği seviyede iyi oluyor.

Tabi tüm bu söylemlerimde yanılabilirim. Günah işliyorumdur belki. Yoksa yanacak mıyım? Beni en eski ve ilkel acı çekme yöntemiyle korkutuyor olmanız bile garip. Hiç yaratıcı değilsiniz. Ayrıca unutmayın: “Şeytan daima Tanrı’ya yakın olanları ayartır”. Selam ve dua ile.